Mahzun Bakışlı Melek

Zeugma Mozaik Müzesi’ni gezerken rastladım bu güzelliğe. “Çingene Kızı” olarak ünlenen bu mozaik, bakışları ve gözlerindeki ifadeden dolayı çok benimsenmiş ve Gaziantep’in sembolü haline gelmiş. Şehir merkezinde gezerken her yerde bu mozaiğin resimlerini görmeniz mümkün; reklam panolarında, dergilerde, kartpostallarda ve hatta herhangi bir lokantanın camında.

Yapılan kazı çalışmaları sonucunda, mozağin yüz ifadesinin bir kısmına ulaşılabilmiş. Diğer kısımlar ise define avcıları tarafından çalınmış. Bu parça ise tesadüfen üzerine düşmüş olan bir sütun sayesinde kurtulabilmiş.

Defineciler tarafından çalınan diğer parçalar ise ABD’nin Bowling Green Üniversitesine götürülmüş. Yakın zamanda da Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından mozağin diğer parçaları için iade istenmiş. Sonuç çıkar mı bilemiyoruz.

“Mahzun Bakışlı Melek” yazısını okumaya devam et

Reklamlar

Bay Wolf 

Bahçemizdeki uzayan çimleri ikeadan aldığımız ucuz bir çim biçme makinesi ile biçtikten sonra, bir yandan yorgunluk çayımı yudumluyor, bir yandan da gazetemdeki sıradan memleket haberlerini okuyordum. Gereklilik değeri düşük haberler arasında boğulurken, Ertuğrul Özkök’ün Hitler hakkındaki köşe yazısı gözüme ilişivermişti. Yazıda; Hitlerin aldatmakta sınır tanımadığı eşi Eva Braun’un, ilginç ama bir o kadar da şaşırtıcı bir anısına yer veriliyordu. Sizin de okuyup, “yok artık!” tepkisini verebilmeniz için bu köşe yazısını buraya taşıyorum. Buyrunuz…

1929 yılında bir gün Münih’te, Heinrich Hoffmann adlı bir adamın sahibi olduğu dükkânın kapısından bir adam girer. Adamın adı Bay Wolf olarak bilinmektedir.

“Bay Wolf “ yazısını okumaya devam et

Eski bir kitap, metruk bir kilise ve merak!

Mevsim yaz, ay herhangi biri…

Güneş çadırımın penceresinden sızarak ensemi ve saçlarımı tere boğuyordu. Her ne kadar çadırımın içerisinde yer değiştirerek güneşten kaçmaya çalışsam da nafile! Çaresi yok, mecbur uyanacağınız. Çapaklı gözlerimi geceden kalma uykulu bedenimden ayırmakta zorluk çekiyorum. Birden gırtlağımda tarifsiz bir acı hissediyorum. İstemsiz bir şekilde yüzüm buruşuyor. Gözlerimle hızlıca termosu arıyorum. Bir iki yoklamadan sonra buluyorum. Acı çekerek kapağı açıyorum ve ılımış suyu kurumuş gırtlağımdan yavaşça geçiriyorum. Rahatlıyorum… Derin bir nefes aldıktan sonra sakalıma sıçrayan su damlacıklarını elimin tersiyle silerek usulca doğruluyorum. Cehennem gibi sıcak olan çadırımın içerisinden kendimi dışarıya zor atıyorum. Aniden yüzüme toprak kokulu soğuk bir rüzgar vuruyor. İliklerime kadar titriyorum. Tüylerim isyan edercesine ürperiyor.

20160724_190117

Artık yola koyulma vakti. Yollar bomboş. Etrafta derin bir sessizlik hakim. Bir ben varım birde yol çizgileri. Arkamdan esen soğuk rüzgar ile pedal çevirmeye başlıyorum. Güneşin kızıl renge boyadığı ağaçları birer birer geçiyorum. Az ileride koyun güden bir çoban görüyorum. Uzaktan gelen kuzu sesleri ruhumda hafif bir mırıldanma bırakıyor. Yol kenarında bir süre durup koyunların önümden geçişini izlemeye koyuluyorum. Annelerinin etrafında koşuşturan benekli kuzuların tatlı hareketlerini tebessümle izliyorum. Değişik sesler çıkararak sürüyü bir arda tutmaya çalışan çobanın daha çocuk yaşlarda olduğunu görüyorum.  Belli ki erken kalktığından dolayı uykusu vardı. Daha çocuk yaşta olmasına rağmen, yüzündeki bronzluk ve ellerindeki nasırlar onu daha da olgun gösteriyordu. Küçük yaşta para kazanmanın veya aile ekonomisine katkıda bukunmanın ceremesini çekiyordu bu çocuk. Ne de olsa Anadolu’nun verdiği nimetlerle bu ülke ayakta duruyordu. Kavurucu güneşin altında çalışmaktan dolayı yüzü meşinlenmiş amcamdan, elleri nasır tutmuş teyzeme kadar uzanıyordu bu mücadele.

“Eski bir kitap, metruk bir kilise ve merak!” yazısını okumaya devam et

Gölgelerin dili

O kadar antik kent gezdim fakat ilk defa bir güneş saatini görme fırsatına eriştim. Hem de evimin dibindeki Klaros’ta. Ülkemizde değil, dünyada bile nadir rastlanan silindirik güneş saati, Helenistik Dönemden bizlere miras kalmış.

Güneş saati ilk kez Mısır’da MÖ. 1500’de kullanılmaya başlanmış, daha sonra Helen Dünyasında ve Roma’da da kullanılmış. Tarihin tozlu sayfalarından izler taşıyan Klaros Antik Kentinin bu topraklarda var olması ve böylesine ayrıcalıklı bir yapıyı da bünyesinde barındırması bizler için paha biçilemez bir hazine olsa gerek. Tabi değerini anladığımız sürece…

IMG_3872

Saat, 1975 yılında yapılan arkeolojik kazılar sonucunda gün yüzüne çıkarılmış. Restoresi yapıldıktan sonra da bulunduğu yere, bulunduğu şekliyle tekrar geri konulmuş.

Saat üzerinde 11 eşit çizgi bulunuyor  ve bu çizgilerin ayırdığı 12 eşit parça göze çarpıyor. Anlaşılacağı üzere saat, 12 saatlik bir zaman dilimini ölçüyor. Buna sabah saat 6’dan akşam saat 6’ya kadar diyebiliriz. Tabi bu saat dilimin sınırları mevsimlere göre değişecektir. Aynen bizim şu an yaptığımız gibi; yazlık ve kışlık zaman dilimine göre saatleri 1 saat ileri veya geri almamız gibi.

“Gölgelerin dili” yazısını okumaya devam et

Şuhut | Synnada Antik Kenti

Bunaltıcı bir yaz sıcağında, şu sıralar ender yapabildiğim yaz tatilini Afyon’un Şuhut Kasabasında geçiriyorum. Anadolu’nun göbeğinde, bozkırın ortasında tatil mi olur dediğinizi duyar gibiyim. Evet, yaz tatili için çokta elverişli bir yer değil Afyon, fakat, biraz da yaz tatili anlayışınızın ne olduğuna bağlı bu durum. Alışılagelmiş tatil anlayışımızın içerisinde; deniz, kum, güneş üçlemesinin yanı sıra; tarih, doğa ve kültür üçlemesini de sokmanın zamanı geldi ve geçiyor hatta. İzmir’de yaşayan biri olarak, birçok insanın hasret kaldığı klasik yaz tatiline yeterince doyduğumu söyleyebilirim.

Evet, Şuhut Kasabasının herhangi bir yazlık cazibesi olmasa da; tarihi ahşap evleri, seyirlik Hisar Tepesi, lezzetli patatesi ve bir zamanlar Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında almış olduğu kararları planladığı konağı bulunuyor. Ayrıca, bereketli topraklarında, eski dönemlerde daha çok eroin ve morfin imal etmek için yetiştirilen, günümüzde ilaç sektöründe kullanılan haşhaş bitkisi de üretilmektedir. Bu sebeple, hayvancılığın yanı sıra; haşhaş ve patates Şuhut için vazgeçilmez bir ekonomi kaynağıdır diyebiliriz. Yöre halkı, geçmişten günümüze kadar hep bu iki besin maddesi üzerinden geçimlerini sağladıklarından dolayı, her yerde patates ve haşhaş tarlalarını görebilirsiniz.

Köylünün, bu tarlaları ekip biçerken rastladığı birkaç tarihi sütunun ve lahit mezarların bulunması üzerine yapılan kazı çalışmaları sonucunda gün yüzüne çıkarılmış birçok tarihi eser, şehir merkezinde bulunan Hisar adlı tepenin eteğine sıralanmış. Hatta günümüzde yapılan inşaat çalışmaları sırasında bile, halen daha bu tarihi kalıntılar bulunuyormuş.

Tarihte burada var olan Synnada Antik Kentine ait olduğu tespit edilen bu kalıntıların içerisinde bronz sikkeler bulunmuş ve bu sikkelerin üzerinde haşhaş resimlerinin işlendiği görülmüş. Gün yüzüne çıkarılan bu sikkeler, bu topraklarda haşhaş üretiminin ne kadar eski dönemlere dayandığını bizlere bizzat göstermektedir. Dedim ya, bu topraklar için vazgeçilmez olan haşhaş ve patates Şuhut’un varoluş sebeplerinden birisidir.

Synnada Antik kenti, tarihi kaynaklarda da bahsedildiği üzere, Hitit döneminde Afyon ve Kütahya illerinde hüküm süren bir prenslik olan Kuvala’nın başkentliğini yapmış ve Roma döneminde de medeniyet merkezi olduğu arkeologlar tarafından kabul görmüş. Bugünkü Şuhut ise Truva Şavaşları sonunda bölgeye gelen Akamos tarafından Synnada adıyla İÖ. 1180 yılında kurulmuş. Roma döneminde güçlü bir yapıya sahip olarak özerklik almış ve kendi adına sikkeler bastırmış. Görüldüğü üzere haşhaş damgalı sikkelerin gün yüzüne çıkarılması bunun en önemli kanıtıdır diyebiliriz.

“Şuhut | Synnada Antik Kenti” yazısını okumaya devam et

Kadın Dediğin!

“Nerede olursa olsun, pedal çevirirken birçoğumuzun yaşadığı ortak bir duygu özgürlük. Engellenmeden, bir şeye, birilerine bağlı olmadan eyleme halinin bizi iki teker üstünde götürmeyeceği yer yoktur herhalde bu dünyada. İcadından sonra hızla artan bir ilgi ve kullanıma sahip bisikletin kadın özgürleşme hareketi tarihindeki yeri de son yıllarda birçok kitap, makale, blog yazarına konu oldu, olmaya devam ediyor. Ayrıca internette çok sayıda, farklı ve harika görsel de  var. Özellikle siyah-beyaz, kimisi hafif solmuş eski fotoğraflarda bisiklet üstünde ya da yanında durmuş kadınların yüzlerindeki ifadeyi tanımlayan kelime ise mutluluk. Bu fotoğrafları görmek için internette anahtar kelime olarak kadın, bisiklet ve özgürlük yazmak yeterli. Bilgisayarda sayfalar arasında dalıp gitmişken, hayat ve bisiklet hikayeleriyle karşıma iki kadın çıktı. Onlardan daha önce bihaber olduğuma hayıflanarak haklarında ne karşıma çıkarsa okumaya başladım.

İlk kadın Alice Hawkins’ti
Alice bir süfrajet (suffragette). Süfrajetler, 19. yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başlarında başta İngiltere olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’nde oy hakları için mücadele eden kadınlara verilen isim. Genelde oy hakları için mücadelelerinden bahsedilse de, onlar ayrıca erkeklere tanınan imtiyazları reddedip kadınların kamusal alanda varlıklarını hiçe sayan birçok kanun ve kuralı tanımayan oyunbozanlar. Alice onlardan birisi ve bir bisiklet kullanıcısı. Daha çocuk yaşta İngiltere’de fabrikada çalışmaya başlamış. Kadın-erkek arasındaki ücret eşitsizliğine ve çalışma koşullarının uygunsuzluğuna boyun eğmeyip gösterilere katılmış. Birçok defa da tutuklanmış.

“Kadın Dediğin!” yazısını okumaya devam et

Hüseynik: Arta Kalanlar

Harput’un eteklerinde modernizmin etkisi altında kalmaktan kurtulmuş, medeniyetin salyası olan betonun nüfuz edemediği bir köy vardır. Taş döşeli dar sokaklarının ahşap konaklara çıktığı, asırlık ağaçlarının gökyüzünü bürüdüğü, bağlarıyla ve bahçeleriyle ünlü olan, eski adıyla Hüseynik, yeni adıyla Ulukent olarak bilinen bu köy Elazığ ve çevresinde nadir rastlanan ırzına geçilmemiş saklı bir diyardır. Geçmişten getirdiği sokak kültürünü, bahçe sefasını ve kerpiçten yapılmış dam kokularını halen daha bünyesinde barındırması alışık olmadığımız mistik bir havayı bizlere yaşatmaktadır.

Tarihten izler taşıyan böylesine güzel bir köyde geçmişi okumak çokta zor olmasa gerek. Anıları, hüzünleri, neşeleri ve inançları bugüne kadar taşıyan belli başlı yapılar vardır bu köyde. Bu yapılardan birisi de yıkılmaya terk edilmiş eski bir kilisedir. Bu kilisenin geçmişten izler taşıdığı aşikar, fakat, bir kaç işlemeli taştan başka geriye hiçbir şey kalmamıştır. Ne yazık ki, Elazığ’daki diğer kiliselerin yaşadığı kaderi bu kilisede yaşamış, makûs talihine boyun eğmiştir. Bazı kaynaklarda Hüseynik’te bir kilisenin bulunduğu ve adının da Surp Varvar olduğu yazmaktadır. Bu kilise hakkında tatmin edici bir kaynağa ulaşamadığımdan geçmişi ve ismi hakkında net olarak konuşmaktan da çekiniyorum açıkçası.

“Hüseynik: Arta Kalanlar” yazısını okumaya devam et