Tuşpa Günlüğü

Elazığ tren istasyonunda sabahın ilk ışıklarıyla beraber Van Gölü Ekspresi’ni bekliyordum. Trenin gelmesine yarım saat kalmasına rağmen ortalıkta alaca bir sessizlik hakimdi. Uzaklardan rüzgârın sesine karışıp gelen kumru uğultuları bu sessizliği bozuyordu. İç karartan bu havaya biraz olsun renk katabilmek için kumru uğultularına mırıldanarak eşlik ediyordum. Bir süre sonra bu sessizliğe hâli vaktinden memur olduğu anlaşılan; ütüsüz ceketli, dağınık saçlı bir adam katıldı. Belindeki telsizden ve elindeki dosyadan istasyon şefi olduğu anlaşılıyordu. Dağınık saçlarına ve şiş gözlerine bakılacak olursa yeni uyanmıştı. Üzerindeki uyku halini atmak istemiş olacaktı ki ceketinin cebinden çıkardığı sigara paketinden bir dal alarak aceleyle yaktı. Durmadan sigara içerek istasyon rıhtımını arşınlaması, trenin yaklaştığının göstergesiydi. Bir süre sonra da önce trenin sesi ve daha sonra ufukta kendisi gözüktü.

Büyük bir gürültüyle istasyona yanaşan bu eski tren maalesef bir yolcu treni değildi. Fakat istasyon şefi beni görmüş olacaktı ki hızlı adımlarla bana doğru gelerek, “Van’a gideceksen bu trene binmelisin!” demesiyle hayalimdeki tren yolculuğuna gölge düşürüyordu. Aslı posta taşımak için yapılmış fakat “Araya bir kaç yolcu da sıkıştırırız.” demeleriyle bir kaç kompartman da eklenerek posta-yolcu treni karışımı bir şey yapmışlardı. Yola çıkmadan aklımda hep şu modern trenler vardı. Yumuşak koltuklu, prizi olan ve çok sallamayan trenlerden. Bindiğim tren eski olmasına rağmen nostaljik bir havası olduğundan dolayı bir bakıma geçmişi andırdığından hoş sayılırdı. Her ne kadar koltukları göt görmekten taş kesilmiş olsa da bazı yerleri gayet rahattı.

Kompartmanda yalnızım. Uyuya kalmış bedenimi pencereden sızan soğuk bir rüzgar uyandırıyor. Yarı uykulu gözlerimi güçlükle açabiliyorum. Gözlerimin önünden hızlıca geçen ağaçlar trenin sallanmasıyla bulanıklaşıyor. Soğukluğun etkisiyle üzerime tatlı bir ikindi ağırlığı çöküyor. Uyumak ile uyumamak arasında kalan, ağaçlara vuran güneşin ışıklarını seyreden bir tatlılıktı bu. Kızılderili ruhum bu mayışmaya engel oluyor, bir şeyler yapmak istiyordu. Upuzun bir trende ne yapılabilirdi ki? Sonuçta başı ve sonu belliydi bu demir yığınının. En iyisi başından sonuna kadar bir kaç defa adımlamak iyi gelecekti.

Ne yavaş ne de çok hızlı gidiyorduk. Klasik tren sesi de hiç bitmek bilmiyordu. Kafanızın içerisinde bir yerlerde yer edinmişti artık. Bir süre sonra bu sese alışıyor, duymamaya başlıyordunuz.

Uyuşmuş bacaklarımı dar koridorda yürüyerek açmak marifet isteyen bir eylemdi. İki insanın yan yana yürüyemeyeceği ve zayıf bir adamın ise güçlükle ilerleyebileceği bir koridorda yürümek için savaş veriyorum. Arada sırada trenin sallanmasıyla da; bir cama bir kapıya yapışıyorum. Denge oyunu gibi bu. Tren sağa yattığı zaman siz sola, sola yattığı zaman ise sağa kaçarsanız ayakta kalmayı başarabiliyordunuz. Oyunu kurallarına göre oynamak böyle bir şey olsa gerek(!)

12 saat süren sallamalı, vurmalı yolcuğun sonuna geldiğimizi Van Gölü’nü görünce anlıyorum. Bitlis’in Tatvan ilçesine giriş yapıyoruz. Gara yanaşır yanaşmaz yolda aldığımız yolcular birer birer dökülmeye başlıyor. Ağırdan bende sırt çantamı yüklenip yola koyuluyorum. Tatvan feribot iskelesine kadar şehri gezerek gidiyorum. “Feribot bugün kalkmayacak, ancak yarın kalkar ki oda belli değil” diyen görevli memur ilk evimi kuracağım haberini veriyordu.

Van Gölü’nü feribotla geçmek insanı heyecanlandırıyor tabi. Başı sonu görünmeyen bir su topluluğu bu. Boşuna demiyorlarmış Van Denizi diye. Bu espriyi şimdi daha iyi anlıyorum. Tatvan’dan Van’a feribotla geçmek tam 4 saat! Şaka değil, gerçek. Hayatımdaki en uzun feribot yolculuğum olacaktı bu. Fakat bir sorun vardı…(?) Van Göl’ünü yarıp geçeceğimiz feribot biraz eski gibi. Biraz değil bayağı eski. Hatta eski değil hurda bu ya! Feribotu görünce içimden “Batmaz umarım” demedim değil! Battı balık yan gidermiş, öleceksek de yolda bir seyyah gibi ölelim diyerek adımımı bu hurda yığınına atıyorum.

Her şey gayet normal; feribot batmıyor, güneş pırıl pırıl ve  uçsuz bucaksız Van Gölü önümüze serilmiş. Hep haritadan görürdük bu engin gölü, ama hiçbir zaman tam hayal edemezdik bu enginliği. Fakat, şimdi buradaydık ve bu enginliği iliklerimize kadar hissediyorduk. Suya vuran güneş ışıkları ise durup düşünmemizi istercesine Özdemir Asaf’ın şu dizelereni fısıldıyordu kulağımıza:

Deniz nerede pırıl pırıl,
Nerede yolculuklar, yollar..
Orada adımlarım var.

Van iskelesine yanaşırken sizi ilk karşılayan başı bulutlara uzanmış Van Kalesi oluyor. İnsanın merakını cezbediyor tabi bu yüksek kale. Gün daha yeni başlamışken bu kaleyi görmeliydim. Feribottan iner inmez kaleye doğru adımlar atılmaya başlamıştı. Ama göründüğü kadar da yakın değildi. Sanırım ilk otostop deneyimini şimdi yaşamalıydım. Sağ el havaya kalkar ve ilk tahlili otostop kurbanı arabam durur. Çok çabuk oldu bu yahu! Daha tadını alamamıştık otostop denen meredin. Her el kaldırdığımız araba duracaksa zevkli bir işe benziyordu bu. Yavaş yavaş sevmeye başladım sanki.

Van Kalesi şehrin içerisinde değil fakat şehir merkezinden de çokta uzakta değil. Kale etrafında bulunan çay bahçeleri ve insan toplulukları gözüme çarpıyor. Normalde kaleler hep ısısız bucaksız olurdu fakat burada tam tersi bir durum yaşanıyordu. Vıcık vıcık insan seli söz konusuydu. Aslında bu güzel bir şey. Kalabalık bir mekanda da bir kaleye ücretsiz girilmezdi herhalde. Nitekim de öyleydi. Kaleyi gezmek için 5 tl gibi bir ücret ödemeliydiniz. Kaledeki gişe memuruna bir gezgin olduğumu, kalede çok durmayıp bir iki tıngırdatıp geleceğimi söylememle an itibari ile ücretsiz giriş yapıyordum.

Kale gayet bakımlı. Restorasyondan geçtiği her halinden belli. Işıklandırmalar, tabelalar her şey düşünülmüş. Hatta içerisinde ufak bir cami bile var. Ücret almaları haklarıydı tabi. Açıkçası tarihi hakkında çokta bir şey bilmiyordum. Kale girişinde sonu gözükmeyen bir tabelaya tonlarca kelimeden oluşan bir metin yazmışlardı fakat hiçte okuma havasında değildim.

Kaleden tüm Van şehri gözüküyor. Hatta kalenin hemen eteklerinde birden çok tarihi cami ve kervansaray bulunuyor. Kaleyi inceledikten sonra aşağıdaki ovada bulunan tarihi camilere doğru yol alıyorum. İnsan selinin içerisinden tekrar geçerek patika bir yola giriyorum. Hemen önümdeki düz ovada tarihi kervansaray ve birden çok camiyi görüyordum. Geçmişten izler taşıyan bu harabe yapıları teker teker incelemeye başladım. Her incelediğim camide sanatı, özenilmiş mimariyi ve geçmişi görüyordum. Tevazuyu yükseltip, kibri alçaltan ecdadımızın geometri ile sanatı nasıl harmanladığını hissediyordum.

Medeniyetin salyası olan betondan inşa edilmiş ve hiçbir estetik taşımayan binaların arasında gezdikten sonra, Van’a asıl geliş amacım olan Akdamar Kilisesi’ni görmeye doğru yola koyuluyorum. Akdamar Kilisesi bilindiği üzere Van Gölü’de bir adada bulunuyor. Bunun için adaya kalkan teknelerin bulunduğu iskeleye kadar içerisinde salatalıktan, domatese kadar her türlü narenciyenin bulunduğu bir kamyonla geldim. İskeleden her saat başı hareket eden teknelere 7 tl gibi bir ücreti gidiş-dönüş için veriyorsunuz. Ayrıca Akdamar Kilisesi müze statüsünde olduğundan dolayı 10 tl’de adaya ayak bastı parası veriyorsunuz. Peki ben ne yaptım? Gezginiz arkadaş, para verir miyiz hiç! Çatır çatır adamlara bir gezgin olduğumu, evimi sırtımda taşıyıp hergün makarna yediğimi anlatınca bir garip oldular ve ücret almadılar.

Tekneye bindikten sonra adaya doğru yol almaya başladık. Tekneyle her ilerleyişimizde bendeki heyecanda artmaya başladı. İçim bir garip oldu. Uzun süre hayalini kurduğum bu adaya az sonra ayak basacaktık. Yaklaşık 25 dk sonra adaya vardık. Tekneden iner inmez müze gişesinden biletlerinizi alıyorsunuz ve daha sonra süre kısıtlaması olamdan istediğiniz kadar adada kalabiliyorsunuz. Dönmek istediğiniz zaman da ada iskelesine gelip bir sonraki gelecek olan tekneyi bekliyorsunuz.

Kudüs’te kutsal sayılan bir haçın 7. yüzyılda İran’a kaçırılmasından sonra bir parçasının Van yöresinde saklanması amacıyla Kral I. Gagik’in emriyle 915-921 yıllarında Mimar Manuel tarafından inşa edilmiş bu mâbed. Anadolunun en muazzam kilisesine dokunmak ruhumda çekici bir gizem bırakıyordu.

Tarih ve sanatın ustalıkla işlendiği taş duvarlar zengin bitki ve hayvan motifleriyle ve İncil’den alınma sahnelerle bezenmiş. Bir sahnede, yelkenli bir gemiden bir çocuk denize doğru atılıyor ve denizden çıkan bir yunus balığı çocuğu kapıyor. Bilin bakalım, kutsal kitapta geçen bu hangi peygamber ?

İçimdeki Akdamar heyacınını bir nebze olsun dindirdikten sonra daha eskilere, atalarımızın mezarlarını ziyaret etmek için Ahlat’ta doğru yollara düşüyorum. Haritada hep görmüşüzdür Ahlat’ı ve birde onun kadeşi olan Adilcevaz’ı. Bu ilçeler her ne kadar Van’a daha yakın olsalarda büryan diyarı Bitlis’e bağlıdır. Artık bünyemin kaldırdığı ve gururmun kırılmadığı otostop macerama alıştım sayılacaktı ki Ahlat’a kadar gelebilmiştim.

Neredeyse iki insan boyunda olan ve zarif işlemelerle bezenmiş bu mezar taşları aynı zamanda kişinin dünya hayatındaki statüsünü temsil etmekteymiş. Eğer ünlü bir komutan iseniniz mezar taşınız daha büyük ve daha fazla işlemeli oluyor. Daha düşük bir statüte iseniz diğer mezar taşlarına oranla daha küçük ve sade bir mezar taşına sahip oluyorsunuz.

Adeta açık hava müzesine benzeyen bu mezarlık, sanatı ve mimariyi bir araya getirmiş nadir örneklerdendir.  Geçmişine ve tarihine önem veren ve onunla gurur duyan bir millet ancak bu kadar güzel mezar taşları işleyebilir ve taşa bir kimlik kazandırabilirdi.

Ahlat’ta sadece Selçuklu Mezarları değil aynı zamanda mimarinin konuşturulduğu taş Kümbetler de bulunuyor. Genellikle büyük devlet ve din adamları için yapılan bu anıtmezarlar; tabanı silindirik ve üst kısımları konik bir şekilde inşa edilmiş. Bu yapının altında ise ufak bir mezar odası bulunuyor.

Günlük başlığındaki “Tuşpa” isminin ne olduğunu merak etmiş olabilirsiniz. MÖ 9. yüzyıldan yıkılışına kadar Urartular’ın başkentliğini yapan şehirdir Tuşpa. Bu başkent ise Van Kalesinin altındaki harabelerin olduğu yerdir.

Van, Tuşpa Günlüğü

 

Reklamlar

Tuşpa Günlüğü” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s