Keşiş Dağlarının Zirvesinde: Esence Dağına Tırmanış

Mevsim yaz, aylardan temmuz. Esence Dağı zirve tırmanışı için son hazırlıkları yapıyoruz. Üzerimizi yoğun bir sis bulutu kapladı. Güneşi göremediğimizden soğuk hava iyice kendisini hissettiriyordu. Ortamda derin bir sessizlik hakim. Birbirini tanıyan, tanımayan herkes kendi aralarında yarınki tırmanışı fısıldayarak konuşuyorlar. Anlaşılan herkesin düşüncelerinde keşiş dağlarının zirvesi Esence var. Ana kampımızı yeşillik düz bir araziye kurduk. Fakat burası dağ yamacından fazlasıyla  uzaktaydı. Dağa yanaşmak için uzun bir kayalık yol bizi bekliyordu. Bakalım yarın hangi doğal güzelliklerle karşılaşacaktık…

IMG_20180720_180539
Ana Kamp

Güneşin doğmasına yakın bir saatte herkes uyanmıştı. Kahvaltılar, son hazırlıklar telaşla yapılıyordu. Daha önce Esence zirvesine çıkmamış kişilerin heyecanları gözlerinden okunuyordu, benim de dahil. Hazır olan herkes belli bir alanda toplandıktan sonra yavaş bir yürüyüş temposuyla yola koyulduk. Sabahın ayazı soluduğumuz havayı tertemiz yapmıştı. Pürüzsüz, kusursuz ve her şeyiyle mükemmel olan doğa bizi memnuniyetle karşılamıştı. Hava açık olmasına rağmen Esence zirvesindeki yoğun sis bulutu kaybolmamıştı. Esence bizi kendisinden hâlâ gizliyordu. Ama kaçarı yoktu, yavaş yavaş ona doğru emin adımlarla yola çıkmıştık. 3549 metre sonra adımlarımız zirvede dolaşacaktı!

“Keşiş Dağlarının Zirvesinde: Esence Dağına Tırmanış” yazısını okumaya devam et

Reklamlar

Hüseynik’ten Çıktım Şeher Yoluna

Hüseynik’ten çıktım şeher yoluna
Can ağrısı tesir etti koluma
Yaradanım merhamet et kuluna
Yazık oldu yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne…

Türküye sebep olan Telgrafçı Akif Bey’in, Harput’a çıkarken can verdiği “Şeher Yolu” hâlâ duruyor Hüseynik’te. Zengin kültürel ve tarihi birikimi yok olmaya yüz tutmuş Harput eteklerinde Hüseynik; yolları, çeşmeleri ve yüzyılın yorgunluğuna rağmen ayakta kalabilen tarihi evleri ile zamana direniyor.

Hüseynik aslen bir Ermeni köyüdür. Harput’a yakın olduğu için 19. yüzyıl başlarında Diyarbakır’dan gelen kervanların son konaklama yeridir. Adının anlamını “misafir kabul eden, misafiri çok olan yer” olarak açıklayan Mustafa Balaban anlatıyor resmi adına Ulukent denen Hüseynik’i: “Eskiden kervanlar Hüseynik’te şehir yolu denilen patika yoldan Harput’a çıkarlarmış. 19. yüzyılda burada yüz hane civarında insan yaşadığını biliyoruz, 20. yüzyıl başlarına gelindiğinde ise kendine has bir ekonomik döngü oluşuyor. Hüseynik’in kendi çarşıları, bağ ve bahçe kültürünün oluşturduğu bir geçimi var ve Harput’un entelektüellerinin bir kısmı da burada oturuyor. 19. yüzyılda Batılılar; Amerikalılar, Almanlar ve Fransızlar kolejler açınca, Hüseynik’teki aydın ve çocuklar da o okullardan eğitim alıyorlar. Harput’a giden yol güzergahında son molayı Hüseynik’te veriyor kervanlar. Burada insanların evinde kalabiliyor ve Harput’a gidip alışveriş yaptıktan sonra gelip yine aynı evlerin bahçelerinde dinleniyorlar. Sonra yine Diyarbekir’e veya geldikleri diğer çevre illere dönüyorlardı. Hüseynik’teki bu sosyal doku, 20. yüzyıl başlarına kadar devam ediyor. Ermeni ağırlıklı ama Müslümanların da olduğu, birlikte yaşam alanları oluşturdukları Osmanlı kent yerleşimine uygun bir dokusu var Hüseynik’in.”

“Hüseynik’ten Çıktım Şeher Yoluna” yazısını okumaya devam et

Elazığ | Mezire | Getronagan Okulu

Elazığ’ın eski yerleşim yerlerinden biri olan Rüstem Paşa Mahallesinde marangozhane olarak kullanılan bir mimari yapı bulunmaktadır. Dıştan bakıldığında bu mimari yapının bir marangozhane olamayacak kadar detaylı olduğu görülmektedir. Dış kapısındaki kemerli yapı, pencerelerindeki süslemeler ve yatay işlemeler bu detaylara birer örnektir. Peki bu mimari yapı aslında ne için inşa edilmişti ?

IMG_7948
Dış Kapı ve Bahçesi

Dış kapının hemen üstünde Ermeni Alfabesi ile yazılmış bir kitabe bulunmaktadır. Bu kitabenin çevirisinde şunlar yazmaktadır: “Burası, Amerika’daki Mezreli tarafından maddi ve manevi yardımları ile inşa edildi.” Kitabedeki ‘Mezre’ kelimesi günümüz Elazığ yerleşiminin bulunduğu ovanın eski ismidir. Eskiden bu ova bir bostan olarak kullanılıyormuş. Şehir halkı ise yüksekte olan Harput’ta yaşıyormuş. Daha sonra dönemin Sultanı Abdulaziz’in emri ile Harput’ta yaşayan halk birer birer bu ovaya yerleşmeye başlamış. Ve yeni şehir ‘Mezre’ olarak anılmış.

“Elazığ | Mezire | Getronagan Okulu” yazısını okumaya devam et

Önce Bilinç Restorasyonu

Elâzığ’daki yerel gazetelerde “Tarihi Harput Mahallesi UNESCO Dünya Geçici Miras Listesi’ne alındı” haberini görünce ilk önce şaşırdım ve daha sonra haberi baştan sona heyecanla okumaya başladım. Kültürel mirasımızı gelecek kuşaklara aktarmak için atılmış büyük bir adımdı bu! Koruma kapsamı içerisinde çeşmeler, medreseler, camiler ve hamamlar bulunuyordu. Evet, alışılmadık bir şeyler oluyordu Harput’ta, bir farkındalık yaratılıyordu. Geçmişimize olan borcumuzu en iyi şekilde; koruyarak ödemeye başlıyorduk. Çok fazla geçmişe gitmeye gerek yok, beş yıl önce Harput, yüzlerce yıllık kiliselerin talan edildiği, hamamlarının içerisinde ayyaşların sabahladığı, yıkık camilerinin kitabelerinin söküldüğü bir yerdi. Ama bugün neredeyse tüm tarihi yapılar için (kiliseler hariç) koruma ve restorasyon çalışması başlatılmıştı.

UNESCO’da işin içine girince haberler peş peşe geliyordu, bunlardan biri de Çahpur Çeşmesi içindi. “Abdülhamithan’ın yaptırdığı Çahpur Çeşmesi’nde rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerine yönelik kazı ve sondaj çalışmaları başlatıldı” haberleri yerel gazetelerde yerini çoktan almıştı bile. Çeşmenin sadece restorasyonu değil, aynı zamanda çevre düzenlemesi de yapılacaktı. Evrensel tarihin korunacak olması beni çok sevindirmişken, bu topraklarda yaşayan Elazığ insanının sevincini gerçekten çok merak ediyordum! Atalarının izleri korunacaktı, bundan daha güzel  haber olabilir miydi?

Çahpur Çeşmesi – Restorasyon Sonrası

Sabahın erken saatlerinde Çahpur Çeşmesinin restorasyonunu ve çevre düzenlemesini yakından incelemek için yola çıktım. Eski haliyle hatırladığımdan çok farklı gözüküyordu. Sonuçta işin uzmanı değildim, olması gereken gibi restore ettiklerini varsayarak gözlemlerde bulundum. Bulunmaz olaydım! Daha restorasyonu bitmemiş bu tarihi çeşmenin taş duvarlarına isimler kazınmıştı. Nasıl bir cahillikle karşı karşıya gelmiştim! Hayır, anlamadığım neden bir kağıda değil de, bu tarihi çeşmenin taş duvarlarını kullandıklarıydı. Nasıl bir haz alıyorlardı yazarken, neden yapıcı olmak varken yıkıcı olmayı seçiyorlardı? Evet, olsa olsa tek bir sebebi vardı; eğitimsizlik! Kültürel Mirasın değerini anlamayan bir toplum ile karşı karşıyaydık. “Önce Bilinç Restorasyonu” yazısını okumaya devam et

Muonionalusta!

Görüp görebileceğiniz en eski meteorit kalıntısına bakıyorsunuz şuan. İsmi bir hayli uzun, Muonionalusta! Yaklaşık bir milyon yıl önce Dünya’ya düşmüş ve 1906 yılında İsveç’in Norrbotten bölgesinde bulunmuş. Buzulların altında saklı kalan Muonionalusta göktaşının içinden özel olarak kesilip alınmış 3 mm’lik plaka dilimi Rahmi M. Koç  Müzesi’nde sergileniyor. İşin uzmanları ise bu meteorit hakkında şu bilgileri bizimle paylaşıyor:

“Üzerindeki desen, demir elementinin son derece yavaş bir soğuma süreci geçirdiğini -milyon yıl başına 1 derece kadar- ve eser miktardaki nikel elementiyle kristalize olduğunu gösteriyor. Kendi büyüklüğündeki bir başka taşa göre daha ağır olan Muonionalusta kesiti, demir-nikel alaşımıyla mıknatıs özelliği de göstermekte. Yaklaşık 4.5 milyar yıl yaşındaki bu göktaşı, Güneş Sistemimizin oluştuğu ilk zamanlara dair bize ışık tutuyor.”

İskoçya Ulusal Müzesi ise düşen bu meteorit üzerinden bir sergi açmış. Bu sergi açık ekran üzerindeki birkaç sergiden biri, yani dokunabiliyorsunuz. Sergideki meteorit 170 kg ağırlığında ve inanılmaz derecede manyetik bir elementten oluşuyormuş.

2014 yılında ise Dünyaca ünlü Christie’s müzayede salonu, tarihi öneme sahip göktaşları için müzayede düzenlemiş ve bu meteorit taşının ufak bir kısmını 2.400$’dan satışa çıkarmış. Alıcısı oldu mu bilmiyorum, fakat yüksek bir meblağ olduğu kesin.

Google Haritalar’da “Muonionalusta” diye arattığınızda meteorun düştüğü yeri görebilirsiniz. Eğer benimde bir meteorit taşım olsun diyorsanız eBay alışveriş sitesinden çeşitli taşları, çeşitli fiyatlara satın alabilirsiniz. Hatta Dünya’nın en eski meteorit taşının ufak bir parçasını bile! Sadece 134$ ve kargo içerisinde…

Harput | Amerikan Koleji (1878)

Elazığ halkı arasında Harput Amerikan Koleji, Amerikalı misyonerlerce Euphrates College, Ermenilerce de Yeprad  Golechy (Եփրատգոլէճը) olarak bilinen Fırat Koleji, American Board görevlisi misyoner Dr. Crosby H. Wheller tarafından 1878 sonbaharında Harput’ta Şehroz mahallesinde açılmıştır. American Board veya American Board of Commissioners for Foreign Missions  (ABCFM) 1810’da Amerika’nın Boston eyaletinde örgütlenen bir misyonerlik teşkilatıdır. Bu teşkilat Osmanlı topraklarında 1820 den sonra faaliyetlerine başlamışdır. Robert Kolejini (1863) kuran aynı misyonerlik teşkilatıdır. Temel eğitim kurumları(eğitim hizmeti) haricinde,  kilise (dini hizmet), yetimhane (sosyal hizmet), hastane (sağlık hizmeti) ve matbaa (basın hizmeti) açarak farklı alanlarda da faaliyetlerini etkin bir şekilde yürüterek halka her alanda nüfuz edebilmişlerdir. Osmanlıda, American Board’un Misyonerlik  için en önemli enstrümanı, temel eğitim kurumları olmuştur. Bu teşkilat Harput’ta aynı enstrümanları kullanmışlardır. Kendi raporlarına göre her kademede iyi yetişmiş zeki Hıristiyan liderler yetiştirmek gayesiyle okullar açmışlardır.

226725,34-35-firat-koleji-awebjpg
Harput, Şehroz Mahallesi – Üst taraftaki büyük bina Amerikan Koleji, alt taraftaki kubbeli yapı Surp Hagop Kilisesi. (Kaynak: elazigkulturturizm.gov.tr internet sitesi).

Başlangıçta sadece erkek öğrencilere eğitim veren Kolej(1878), daha sonra ayrı bir binada Kız Kolejinin(1881) açılmasıyla, kız öğrencilere de eğitim vermeye başlamıştır. İlk ismi Ermeni Kolejidir fakat Osmanlı hükümetinin isteğiyle Ermeni Koleji ismi 1888’de Fırat Koleji olarak değiştirilmiştir.

“Harput | Amerikan Koleji (1878)” yazısını okumaya devam et

Kıyamet Günü Yakarışı: Deisis Mozaiği

Ayasofya Müzesi’nin üst kattaki batı duvarında Doğu Roma Resim Sanatı’nda Rönesansın başlangıcı olarak kabul edilen Deisis sahnesinin yer aldığı mozaik ihtişamı ile karşımda duruyordu. Bu anı öylesine çok hayal etmiştim ki, mozaik karşısında heyecanımdan dona kalmıştım. Gözlerimi mozaikten ayırmakta zorluk çekiyordum. Her bir yanını, her bir ayrıntısını nakış dokur gibi gözlerimle dokuyordum.

Tasvirde, sağda Vaftizci Yahya ile solda Hz. Meryem, ortada ise Hz. İsa bulunuyordu. Mozaikte kıyamet gününde insanlığın affedilmesi için Hz. Meryem ve Hz. Yahya’nın Hz. İsa’ya yakarmaları tasvir edilmişti. Hz. İsa sağ eli ile takdis işareti yapmışbaş parmağı ile yüzük parmağını  birleştirmiş ve serçe parmağını bu ikisine yakın tutmuştu. Böylece üçlü birliği oluşturmuş ve ona bakanları; baba, oğul, kutsal ruh adına kutsamıştı. 

image1

Hz. Yahya ise başını öne doğru eğmiş, elini ileri doğru bir şey istercesine uzatmış ve hüzünlü bir yüz ifadesi ile yere bakıyordu. Peki Hz. Yahya kimdi? Hristiyanlık inancında Hz. Yahya “Yuhanna” ismi ile biliniyor. Mesih olan İsa’nın yolunu hazırlayan kişidir. Gelecek olan Mesih’e hazırlık kapsamında halkı günahlarından tövbe edip Ürdün Nehri’nde vaftiz olmaya çağıran Yuhanna’ya, vaftiz göreviyle bağlantılı olarak Vaftizci ünvanı verilmiştir. Yuhanna, Mesih’i Ürdün Nehri’nde vaftiz eden ve böylece O’nun İsrail halkına açıklanmasına aracılık eden öncü peygamberdir.

Bu üç figür, Büyük İskender’in istilalarıyla başlayan Antik Dünya’da Grek etkisinin doruğa ulaştığı dönemin izlerini taşıyordu. Helenistik Dönem sanatının bir parçası olduğu aşikardı. Bu yüzden Deisis Mozaiği, mozaik tekniği ve tasvirin yapılış şekli ile dikkat çekiyordu. Yüzlerdeki canlılık ve renklerin seçimi açısından oldukça başarılı bir mozaik olduğu rahatlıkla görülebiliyordu.

Bir Meteorun İzi

Ağın’nın Şenpınar Mahallesi’nin doğusunda, 500 metre uzaklıkta, koni biçiminde bir çukurdur kendisi. Büyük ihtimalle asırlar önce buraya düşmüş bir meteor sonucu oluştu. Bu çukurun üst çapı tahminimce 350-400 metre ve derinliği ise 40 metre. Böylesine geniş çaplı bir çukurun toprak olayları sonucu olamayacağı aşikar. Fakat şunu söylemeliyim ki, toprak çökmesi sonucu bu tarz oluşumlar vardır. Biz bunlara obruk diyoruz. Bazılarının biçimi silindire benzer ve dibi görünür, bazılarında ise görünmeyen dip kısım bir mağaraya açılır ve çok derinlere kadar iner. Ama bizim çukurumuz bu özellikleri taşımıyor. O yüzden toprak olayı dememiz çok güç.

Gelin şimdi hayal edelim. Uzayda gerçekleşen bir süpernovadan dolayı etrafa milyonlarca meteor fırlıyor. Bu meteorlardan biri uzay boşluğunda sürüklendikten sonra Dünyamızın atmosferine giriyor. Atmosferimizdeki hava ile sürtünmesinden dolayı oluşan ısı sonucu yanarak yeryüzüne doğru hızlıca düşüyor. Ve yeryüzüne çarptıktan sonra geceyi aydınlatacak büyüklükte bir patlama gerçekleşiyor ve gece gündüze dönüşüyor. Bu patlamadan hayvanlar, insanlar ve kilometrelerce uzaklıktaki her canlı etkileniyor. Büyük ihtimalle şiddetli depremler, uzun süreli modifikasyonlar ve mutasyonlar gerçekleşiyor. Korkunç bir şey değil mi? Eminim bunları düşününce bana olduğu gibi size de bir ürperti geldi!

Gelin şimdi de en korkuncuna bakalım. Evet, biraz araştırma yaptım ve dünyamıza düşen en baba meteoru buldum: “Sibirya’ ya düşen dev gök taşından (1908 yılının temmuz ayında 40.000 ton ağırlığında, dev bir göktaşı, Orta Sibirya’ da çapı 60 km’ den daha geniş bir alanı etkilemiş, yere düşmesiyle oluşan patlamaysa, 100 km’ den daha uzaklardan duyulmuştur.”

Işık, cam ve mimarinin buluşması: Sent Antuan Vitrayı

İstiklal caddesi üzerinde yürürken tespit edilemeyecek kadar göze batan ve simetrik yapısı ile ilgi çeken çarpıcı bir mimari vardır. Burası Beyoğlu’nun en zarif yapısı  Sent Antuan Kilisesi‘dir.  Yer olarak İstiklal caddesinin göbeğinde de olsa alsında İstiklal’den çok uzak ve oraya hiç ait olmayan veya oraya ait ama İstiklal’in bu denli fazla canlılığı buraya ait değildir. Sent Antuan Kilisesi’nin o kocaman kapısından içeri girince bir anda ruhunuzun dinlendiğini hisseder ve aslında gereksiz kalabalığın sizi yorduğunun farkına varırsınız.

IMG_4644
Sent Antuan

Bu huzur dolu kilisedeki egzotik havayı tam anlamıyla hissedebilmeniz için bir çift gözden daha fazlasına ihtiyacınız vardır. Bunu, hipnoz etkisi yaratan vitrayların renkli ışığından gözlerinizi alamadığınız zaman anlayacaksınız. Bu renk cümbüşü içerisindeki zarif motifleri uzun uzun izlediğiniz zaman şaşıracak ve hayranlık duyacaksınız.

“Işık, cam ve mimarinin buluşması: Sent Antuan Vitrayı” yazısını okumaya devam et

İhtişam, zarafet ve güç: Selçuklular

Büyük Selçuklu Devleti başlı başına bir sanat girdabıdır desem yanılmam sanırım. Bir saniyeliğine durup, bu büyük devleti ete kemiğe büründürüp bir heykeltıraş olarak hayal edin. Duygularındaki coşkuyu zaman döngüsü içerisinde nasıl güçlendirdiğini  dikkatlice izleyin. Eserlerindeki ilk bakış şaşkınlığını doyasıya yaşayın ve bunu gizlemeyin. Bu denli başarılı bir eser ortaya koyan sanatçının barındırdığı sıfatları düşünebilir misiniz? İncelik, zarafet, tevazu, güç ve meydan okuma bunlardan birkaçı olabilir mi? Bu sıfatlara ne eklerseniz ekleyin hiçbiri havada kalmayacaktır. Diğer sanatçılar bu sanatçımıza hayranlıkla bakacak, onun üstünlüğünü şüphesiz kabul edeceklerdir.

IMG_4151
Sivas – Çifte Minareli Medrese

İşte Büyük Selçuklu Devleti, bu sanatçımız kadar ince, zarif ve bir o kadar da güçlü eserler ortaya koymuş ve üstünlüğünü bu eserler ile dile getirmiştir. Bu eseler içerisinde Selçuklular, Anadolu’ya yerleşmeleriyle birlikte, kendi kültür, sanat ve birikimlerini, yerli geleneklerle birleştirerek pek çok alanda görkemli büyük taç kapılar inşa etmişlerdir. Nitekim, Anadolu’nun en yüksek taç kapısı Sivas’taki Çifte Minareli Medresenin kapısıdır. Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları taş malzemeyi kullanarak, Orta Asya’da uyguladıkları tezyini -süsleme ve bezeme- geleneğini burada taşa uygulamışlardır. Çoğunlukla geometrik desenlerin kullanıldığı süsleme şeritlerinin yanı sıra, bitkisel bezemenin kullanıldığı süsleme şeritlerini sık sık vurgulamıştır. Birbirini tekrar eden bu motifler kendisini izleyenlerin gözlerinde tarif edilemez bir bütünlük oluşturmuştur. Böylece kendisini özgün ve saygıdeğer kılan bir Devlet olduğunu kapıdan giren herkese göstermiştir.