Anadolu Cevelanı: Reşat Nuri Güntekin

“Ömür yetmez, bağlarında gezmeye
 Kalem yetmez, sırlarını yazmaya
 Zaman yetmez, tarihini kazmaya
 Dünya cennetimsin ey Anadolu.”

Buğday tarlalarının arasında dolaşan nasırlı ellerin rüzgâr ile buluştuğu bir yerdir Anadolu. Gökyüzündeki parlayan güneşe, yeryüzündeki kara toprağa gün kısa gelir burada. Halı gibi nakışlanmış ovalarında; ceylanların, kekliklerin dolaştığı, bereketli topraklarının sadık yâr olduğu bir diyardır çünkü burası.

Şair ne güzel de dile getirmiş, “Ömür yetmez, bağlarında gezmeye ey Anadolu!” Nitekim, cumhuriyet tarihimizin en sağlam yazarlarından biri olan Reşat Nuri Güntekin’de bu diyarı gezmeye ömür yetirememiştir. Fakat, Anadolu seyahatleri sırasında almış olduğu notları ardında bırakmıştır. İki ciltten oluşan hatırat niteliğindeki “Anadolu Notları” kitabında, daha çok o zamanın Anadolu’sundaki Türk Halkının sefaletini ve zor şartlar altındaki yaşantısını anlatarak günümüze kadar o günleri getirebilmiştir.

Her ne kadar eski yıllara ait bir seyahat kitabı olsa da; Reşat Nuri’nin dili yer yer o kadar keyifli ki, sizi de alıp o diyarlara götürebiliyor. Kitabın özellikle Daha Dün ve Patron Hoca bölümleri oldukça keyif verici. Şunu söylemeliyim ki, bu kitap, Reşat Nuri’nin en iyi kitabı değil, zaten güzel olan da bu. İddiasız, gizli bir hazine gibi.

Reklamlar

Geçmişi Okumak

Elazığ’ın monotonluğundan bir nebze olsun kurtulabilmek için çevresi yeşil ağaçlarla çevrili olan tarihi Surp Kevork Manastırı’nı mesken tutmuşluğum vardır. Şehir merkezine yakın olmasına rağmen çok az insanın burayı biliyor olması manastır ve çevresini sakin, sessiz ve kafa dinlenir bir mekan haline getirmiş. Her ne kadar gece tayfasının gizemli bekçileri manastır etrafını alkol seviyesi düşük meyve suyu şişeleri ile kirletmiş olsalar da, manastıra zarar vermedikleri için severim bu çocukları. Ama gel gör ki bu uslu çocukların kıyak kafayla yapamadıklarını cin gibi etrafta dolaşan define avcıları bir gecede yapabilmektedir. Manastırı bu köstebeklerden korumak için hiçbir önlem almayıp, son zamanlarda sadece kıytırık bir tel örgü ile çeviren Elazığ Belediyesinin’de bu sinsiler kadar suçu vardır. Her neyse, tarihi değerlere önem vermeyen ve rant peşinde koşan mevkilere serzenişte bulunduktan sonra gelelim bizim huzur bulduğumuz, çevresindeki asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde soluklandığımız kadim manastırımıza.

Uzun zamandan beri yollarını aşındırdığım bu manastır ile artık değişik bir bağ kurmuştum. İçerisindeki mistik hava ile bir başka alemlerde yolculuk yapıyordum. Bir süre sonra bu mistik havaya buz dağının altındaki anlamsız yazılar karışmıştı. Merak ve heyecan dürtüsü  bir kez daha vücut bulmuş ve tüm bedenimi baştan aşağıya sarmıştı. Tarihten izler taşıyan bu garip yazıların bir anlamı olacaktı değil mi? İşte bu merakın getirdiği bir cevelan ile bu çeviri denizine atılmış bulunuyordum.

“Geçmişi Okumak” yazısını okumaya devam et

Öteki Dünya

Çıktığım yolda, bugün, yeşil başka mavi başka. Rüzgâr bambaşka! Uzaklardan kopup gelen iri bulutlar ise baş döndürücü. Hele başaklar, hele şu toprak, her birinde ayrı bir telaş! Rüzgarın uğultusunda zarifçe dans eden çiçekler, böcekler, kuşlar, binbir türlü güzellikler bu telaşı açıklar mahiyette. Her şey birdenbire olmuşcasına canlı, renkli ve heyecanlı. Uzun süren ızdıraplı bir bekleyişin ardından mutluluğa eren yeşil, mavi ve rüzgâr. Her biri ayrı bir sanat, ayrı bir güzel. Biri olmazsa olmayan, eksilen bir bütünler silsilesi gibi.

Mavinin göklerdeki hakimeyetine yeşilin yeryüzündeki ağırlığı çöktüğü vakit ortaya çıkan uğultulu bir rüzgar çöker bu silsileye. İnanamaz beşer bu olanlara. Olanlar karşısında şaşkınlığını gizlemeyez. Mavinin uçsuz bucaksız derinliğine mi, yoksa sadık yâr olan bereketli kara toprağa mı bakacağına karar veremez. Hayranlıklar içerisinde birdenbire gerçekleşen bu güzellikler hızlıca gelip geçer ve duygularımızda derin bir hissiyat bırakır. Unutulmaz, hep istenilen, fakat, çok az yaşanabilen bir hissiyattır bu.

Orta Doğu Esintileri – Bab’Aziz

Ne izlesek bugün? Hadi bir bakalım! Önceliğimiz kıyıda köşede kalmış ama yol hikayesiyle bizi büyüleyebilecek bir film arıyoruz. Daha önce incelenen kült filmlere bakmıyoruz. İzlerken ara verip tuvalete gitmeyi bile unutacağımız bir film olacak bu.

Bakalım neler var hafızada ? Herkesin en az bir kere izlediği Into The Wild, Tracks, Easy Rider, The Darjeeling Limited, The Secret Life of Walter Mitty, Im July, Diarios de Motocicleta ve daha bir çoğu. Bunların bir çoğunu izlemişiz yahu! Ne yapsak, az birazda Avrupa veya Holywood  yapımı olmayan filmlere mi baksak? Bir bakalım. Balkanların hızlı çingenesi Tony Gatlif yapımı Gadjo Dilo veya Exils şaheserlerinin yanı sıra film müzikleriyle ve kurgusuyla kendisine hayran bırakan İran yapımı Bab’ Aziz‘e mi baksak? Tamam şimdi oldu. Biraz film kültürümüze farklılık getirelim. Orta Doğu müzikleri ve kültürüyle harmanlanmış Bab’ Aziz’i mercek altına alalım. Dumanı üstünde tüten kahvemiz de hazırsa filme geçebiliriz.

bab_aziz_2

Filmimiz Tunus ve İran yapımı bir film. Haliyle filmde Orta Doğu esintileri bir hayli fazla. Müzikler, giysiler ve insanların dış görünüşleri tam bir Orta Doğu kültürünü bize empoze ediyor. Daha önce izlediğiniz yolculuk filmlerindeki klasik yola çıkma nedenlerini bir kenara koyun. Parasızlıktan veya kapitalist sisteme karşı yapılan bir direnişten dolayı yola çıkmıyoruz bu sefer. Bu filmde daha çok insanoğlunun ruhuna seslenişinden bahsedeceğiz.

“Orta Doğu Esintileri – Bab’Aziz” yazısını okumaya devam et

Yolculuk Zehri

” İşte gene yollara düştüm
 Hem yalnızım, hem değilim.”

Şairlik, simyacılıktır. Nasıl ki simyacılar topraktan altın çıkarırlar, şair de dilden altın çıkarır. Nitekim, Melih Cevdet Anday’da yolda olmanın nasıl bir duygu olduğunu bu altın dizelerle dile getirmiş.

Bisikletli yolculuğumun başlangıcını düşünüyordum. Nereden kapmıştım bu amansız zehri? Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Bu zehir öyle etkiliydi ki olaylar çok çabuk gerçekleşir olmuştu. Her yolculuğun bitişi başka bir yolculuğun habercisi oluyordu. Yerimde duramıyordum! Güneşin doğuşuyla pedal çeviriyor, gece karanlığında yıldızları seyre dalıyordum. Her fırsatta farklı yerler görmek, değişik kültürlerle tanışmak için can atar hale gelmiştim. İçimdeki bitmek bilmeyen bir arzu ruhumdaki kızılderiliyi hiç rahat bırakmıyordu.

Sanırım herşey ufak bir yolculukla başlamıştı. İzmir’den Ayvalığ’a kadar  uzanan bisikletli bir yolculuktu bu. Kim bilebilirdi ki bu kısa yolculuğun uzun bir yolculuk zincirinin ilk halkası olacağını. Kimse!

1063848_10201279324775544_1275094362_o

Adı Ezgi. Onunla ilk Dikili’de tanıştık. Bizim gözümüzde bisikletiyle Muğla’dan Tekirdağ’a günlerce pedal çeviren asi bir kızdı o. Beni o kadar büyülemişti ki buna inanamamıştım. Türkiye şartlarında bu yolculuğu tek başına gerçekleştirmek ancak büyük bir cesaret ve çılgınlık isterdi. Nitekim, bunların hepsi bu asi kızda mevcuttu. Kavurucu güneşin altında kalmaktan yanmış teni ile bir başka güzeldi. Ruhunda hissederek yaptığı bu yolculuktan keyif alışını gözlerindeki heyecandan görebiliyordum. Mutluydu, fakat hiçbir zaman pişman değildi. Olmamıştırda. O an düşündüm. Niye olmasın ki? Niye böyle bir uzun yolculuğa çıkmayalım? Sanırım zehri o an kapmıştım.

İyi ki varsın Ezgi.

Not: Ezgi motor almış 😀

Gizemli Burundaki Kızıllık

Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.

Böylesi duyguları hissedebileceğiniz çok az yer vardır Dünya’da. Gün batarken, gökyüzü ışırken hangisine bakacağınızı şaşırırsınız. Birdenbire olur her şey. Ne olduğunu anlayamazsınız. Güneşin suya vuran ışıklarında şaşkınlığınızı dinlendirmeye karar verirsiniz.

20161127_173110

Ne hoş şey! Ardında kızıl bir gökyüzü bırakan güneş. Ne hoş! Yer yer ağır aksak, yer yer hızlı ama hiçbir zaman aceleci değil. Gün nerde bitiyor, nerde başlıyor, bilinmiyor. Gördüklerimiz değiştiriyor dünyamızı. Bu kızıl güneş, bu rüzgâr, bu toprak… Şaşırmamak elde değil. Gölün mavisi biraz olsun karamsar dünyamızı aydınlatmaya başladıysa bilin ki gizemli burundasınız. Sarılın sımsıkı oraya. Sonra bekleyin karanlığı sessizce ve derinden.

Tarihin ve doğanın harmanlandığı Hazar Gölü ve Sivrice >

 

Harput’taki Kündekâri Sanatı

Birçok medeniyetin izlerini taşıyan Harput, Türk-İslam sanatında en parlak dönemini yaşamış kadim şehirlerden birisidir. Nitekim, Harput’un taş döşeli dar sokaklarında attığınız her bir adımda, karşınıza ince ustalıkla yapılmış camiler, medreseler, hamamlar ve kiliseler çıkacaktır. Bu tarihi şehir, Selçuklular ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında en iyi  dönemini yaşamış ve sanat dalında muazzam eserler ortaya koymuştur. Böyle bir cemiyette; köyde oymacılık yapan halktan, hattat olan devlet adamına kadar herkes sanatkârmış. Osmanlı padişahlarının, kültürlü ve bizzat sanatkâr olmaları, asrın ilim ve sanat hayatını da ciddi bir şekilde geliştirmiş.

20160513_134315

Harput’ta bulunan Kurşunlu Caminin minberi sanatsal açıdan tarihimizin en güzel eserlerinden biri olup, 1186 yılında yapılmış. Çivi veya tutkal kullanılmaksızın küçücük geometrik parçaların birleştirilmesiyle meydana getirilmiş olan bu minber; ecdadımızın teknik ile sanatı, geometri ile estetiği nasıl büyük bir ustalıkla kullandığını gözler önüne seriyor. Ahşap işçiliğinde ince ayrıntının konuşturulduğu bu güzide eser, aslında Ulu Cami’ye aitmiş. Ulu Cami’nin yıkılma tehlikesi olduğu için, minber bu camiye taşınmış.

“Harput’taki Kündekâri Sanatı” yazısını okumaya devam et