Kıyamet Günü Yakarışı: Deisis Mozaiği

Ayasofya Müzesi’nin üst kattaki batı duvarında Doğu Roma Resim Sanatı’nda Rönesansın başlangıcı olarak kabul edilen Deisis sahnesinin yer aldığı mozaik ihtişamı ile karşımda duruyordu. Bu anı öylesine çok hayal etmiştim ki, mozaik karşısında heyecanımdan dona kalmıştım. Gözlerimi mozaikten ayırmakta zorluk çekiyordum. Her bir yanını, her bir ayrıntısını nakış dokur gibi gözlerimle dokuyordum.

Tasvirde, sağda Vaftizci Yahya ile solda Hz. Meryem, ortada ise Hz. İsa bulunuyordu. Mozaikte kıyamet gününde insanlığın affedilmesi için Hz. Meryem ve Hz. Yahya’nın Hz. İsa’ya yakarmaları tasvir edilmişti. Hz. İsa sağ eli ile takdis işareti yapmışbaş parmağı ile yüzük parmağını  birleştirmiş ve serçe parmağını bu ikisine yakın tutmuştu. Böylece üçlü birliği oluşturmuş ve ona bakanları; baba, oğul, kutsal ruh adına kutsamıştı. 

image1

Hz. Yahya ise başını öne doğru eğmiş, elini ileri doğru bir şey istercesine uzatmış ve hüzünlü bir yüz ifadesi ile yere bakıyordu. Peki Hz. Yahya kimdi? Hristiyanlık inancında Hz. Yahya “Yuhanna” ismi ile biliniyor. Mesih olan İsa’nın yolunu hazırlayan kişidir. Gelecek olan Mesih’e hazırlık kapsamında halkı günahlarından tövbe edip Ürdün Nehri’nde vaftiz olmaya çağıran Yuhanna’ya, vaftiz göreviyle bağlantılı olarak Vaftizci ünvanı verilmiştir. Yuhanna, Mesih’i Ürdün Nehri’nde vaftiz eden ve böylece O’nun İsrail halkına açıklanmasına aracılık eden öncü peygamberdir.

Bu üç figür, Büyük İskender’in istilalarıyla başlayan Antik Dünya’da Grek etkisinin doruğa ulaştığı dönemin izlerini taşıyordu. Helenistik Dönem sanatının bir parçası olduğu aşikardı. Bu yüzden Deisis Mozaiği, mozaik tekniği ve tasvirin yapılış şekli ile dikkat çekiyordu. Yüzlerdeki canlılık ve renklerin seçimi açısından oldukça başarılı bir mozaik olduğu rahatlıkla görülebiliyordu.

Bir Meteorun İzi

Ağın’nın Şenpınar Mahallesi’nin doğusunda, 500 metre uzaklıkta, koni biçiminde bir çukurdur kendisi. Büyük ihtimalle asırlar önce buraya düşmüş bir meteor sonucu oluştu. Bu çukurun üst çapı tahminimce 350-400 metre ve derinliği ise 40 metre. Böylesine geniş çaplı bir çukurun toprak olayları sonucu olamayacağı aşikar. Fakat şunu söylemeliyim ki, toprak çökmesi sonucu bu tarz oluşumlar vardır. Biz bunlara obruk diyoruz. Bazılarının biçimi silindire benzer ve dibi görünür, bazılarında ise görünmeyen dip kısım bir mağaraya açılır ve çok derinlere kadar iner. Ama bizim çukurumuz bu özellikleri taşımıyor. O yüzden toprak olayı dememiz çok güç.

Gelin şimdi hayal edelim. Uzayda gerçekleşen bir süpernovadan dolayı etrafa milyonlarca meteor fırlıyor. Bu meteorlardan biri uzay boşluğunda sürüklendikten sonra Dünyamızın atmosferine giriyor. Atmosferimizdeki hava ile sürtünmesinden dolayı oluşan ısı sonucu yanarak yeryüzüne doğru hızlıca düşüyor. Ve yeryüzüne çarptıktan sonra geceyi aydınlatacak büyüklükte bir patlama gerçekleşiyor ve gece gündüze dönüşüyor. Bu patlamadan hayvanlar, insanlar ve kilometrelerce uzaklıktaki her canlı etkileniyor. Büyük ihtimalle şiddetli depremler, uzun süreli modifikasyonlar ve mutasyonlar gerçekleşiyor. Korkunç bir şey değil mi? Eminim bunları düşününce bana olduğu gibi size de bir ürperti geldi!

Gelin şimdi de en korkuncuna bakalım. Evet, biraz araştırma yaptım ve dünyamıza düşen en baba meteoru buldum: “Sibirya’ ya düşen dev gök taşından (1908 yılının temmuz ayında 40.000 ton ağırlığında, dev bir göktaşı, Orta Sibirya’ da çapı 60 km’ den daha geniş bir alanı etkilemiş, yere düşmesiyle oluşan patlamaysa, 100 km’ den daha uzaklardan duyulmuştur.”

Işık, cam ve mimarinin buluşması: Sent Antuan Vitrayı

İstiklal caddesi üzerinde yürürken tespit edilemeyecek kadar göze batan ve simetrik yapısı ile ilgi çeken çarpıcı bir mimari vardır. Burası Beyoğlu’nun en zarif yapısı  Sent Antuan Kilisesi‘dir.  Yer olarak İstiklal caddesinin göbeğinde de olsa alsında İstiklal’den çok uzak ve oraya hiç ait olmayan veya oraya ait ama İstiklal’in bu denli fazla canlılığı buraya ait değildir. Sent Antuan Kilisesi’nin o kocaman kapısından içeri girince bir anda ruhunuzun dinlendiğini hisseder ve aslında gereksiz kalabalığın sizi yorduğunun farkına varırsınız.

IMG_4644
Sent Antuan

Bu huzur dolu kilisedeki egzotik havayı tam anlamıyla hissedebilmeniz için bir çift gözden daha fazlasına ihtiyacınız vardır. Bunu, hipnoz etkisi yaratan vitrayların renkli ışığından gözlerinizi alamadığınız zaman anlayacaksınız. Bu renk cümbüşü içerisindeki zarif motifleri uzun uzun izlediğiniz zaman şaşıracak ve hayranlık duyacaksınız.

“Işık, cam ve mimarinin buluşması: Sent Antuan Vitrayı” yazısını okumaya devam et

İhtişam, zarafet ve güç: Selçuklular

Büyük Selçuklu Devleti başlı başına bir sanat girdabıdır desem yanılmam sanırım. Bir saniyeliğine durup, bu büyük devleti ete kemiğe büründürüp bir heykeltıraş olarak hayal edin. Duygularındaki coşkuyu zaman döngüsü içerisinde nasıl güçlendirdiğini  dikkatlice izleyin. Eserlerindeki ilk bakış şaşkınlığını doyasıya yaşayın ve bunu gizlemeyin. Bu denli başarılı bir eser ortaya koyan sanatçının barındırdığı sıfatları düşünebilir misiniz? İncelik, zarafet, tevazu, güç ve meydan okuma bunlardan birkaçı olabilir mi? Bu sıfatlara ne eklerseniz ekleyin hiçbiri havada kalmayacaktır. Diğer sanatçılar bu sanatçımıza hayranlıkla bakacak, onun üstünlüğünü şüphesiz kabul edeceklerdir.

IMG_4151
Sivas – Çifte Minareli Medrese

İşte Büyük Selçuklu Devleti, bu sanatçımız kadar ince, zarif ve bir o kadar da güçlü eserler ortaya koymuş ve üstünlüğünü bu eserler ile dile getirmiştir. Bu eseler içerisinde Selçuklular, Anadolu’ya yerleşmeleriyle birlikte, kendi kültür, sanat ve birikimlerini, yerli geleneklerle birleştirerek pek çok alanda görkemli büyük taç kapılar inşa etmişlerdir. Nitekim, Anadolu’nun en yüksek taç kapısı Sivas’taki Çifte Minareli Medresenin kapısıdır. Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları taş malzemeyi kullanarak, Orta Asya’da uyguladıkları tezyini -süsleme ve bezeme- geleneğini burada taşa uygulamışlardır. Çoğunlukla geometrik desenlerin kullanıldığı süsleme şeritlerinin yanı sıra, bitkisel bezemenin kullanıldığı süsleme şeritlerini sık sık vurgulamıştır. Birbirini tekrar eden bu motifler kendisini izleyenlerin gözlerinde tarif edilemez bir bütünlük oluşturmuştur. Böylece kendisini özgün ve saygıdeğer kılan bir Devlet olduğunu kapıdan giren herkese göstermiştir.

Yanıbaşımızdaki Tarih: Kadeş Antlaşması

Ülkemin doğusundaki farklı kültürler, kendine has mimariler, mistik müzikler, lezzetli yemekler ve misafirperver insanlar beni bu topraklara çekmiş ve seyahat etme dürtümü açığa çıkarmıştı. O kadar alışmıştım ki bu topraklardaki havaya, başka yerlere seyahat etmek aklımın ucundan geçmiyordu.  Bir İzmirli olarak batı kültürünü tatmış ve onunla yaşamıştım. Fakat Avrupa’nın beşiği olan İstanbul’a hiç adım atmamıştım, ta ki Türkiye’nin en iyi elektrik motorları üreticisi olan bir firmada staj şansını elde edene kadar. Mustafa abinin, nâm-ı diğer Mtbrider’in deyimiyle “Kaos Kent İstanbul” artık beni de içine çekmişti. Hâl böyle olunca bu tarihi şehri ufak ufak keşfetmeye başlamalıydım. Her turist gibi ben de tarihi yarımada ile bu başlangıcı yaptım. İlk günümde heyecanla kapısına dadandığım Ayasofya Müzesinin müze karta tabi olmadığını ve giriş için beni üç gün aç bırakacak bir ücret talep ettiklerini gördüm.

Her ne kadar Ayasofya Müzesini göremediğim için günüm buruk geçse de, günün sonunda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde dünyanın ilk yazılı anlaşması olan Kadeş Antlaşmasını görmek beni motive etmişti. Eğitim hayatım boyunca tarih derslerinde hep bu antlaşmadan bahsedilmiş ve sınav sorularında karşıma çıkmıştı.  Şimdi ise bu tarihi antlaşmanın kitabesi hemen karşımda duruyordu. Bir arkeoloji müzesinde hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyordum.

WhatsApp Image 2019-02-18 at 22.21.51 (1)
Kadeş Antlaşması

Anlaşmanın içeriğine gelecek olursak, Kadeş Antlaşması, MÖ 13. yüzyılın başında, Kadeş Savaşı sonunda Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanmış barış antlaşmasıdır. Suriye topraklarının paylaşılması ile neticelenmiştir. Orjinal olarak Akad dilinde yazılmış Mısır ve Hititçe’ye de kopyalanmış eşit koşullar altında imzalanmış olan antlaşmanın kil tabletten kopyası Hitit İmparatorluğu’nun başkenti olan Hattuşa (Boğazköy) antik kentinde yapılan kazılar sonucu 1906 yılında bulunmuştur.

“Yanıbaşımızdaki Tarih: Kadeş Antlaşması” yazısını okumaya devam et

Mahzun Bakışlı Melek

Zeugma Mozaik Müzesi’ni gezerken rastladım bu güzelliğe. “Çingene Kızı” olarak ünlenen bu mozaik, bakışları ve gözlerindeki ifadeden dolayı çok benimsenmiş ve Gaziantep’in sembolü haline gelmiş. Şehir merkezinde gezerken her yerde bu mozaiğin resimlerini görmeniz mümkün; reklam panolarında, dergilerde, kartpostallarda ve hatta herhangi bir lokantanın camında.

Yapılan kazı çalışmaları sonucunda, mozağin yüz ifadesinin bir kısmına ulaşılabilmiş. Diğer kısımlar ise define avcıları tarafından çalınmış. Bu parça ise tesadüfen üzerine düşmüş olan bir sütun sayesinde kurtulabilmiş.

IMG_4884
Çingene Kızı (Menat) Mozaiği

Defineciler tarafından çalınan diğer parçalar ise ABD’nin Bowling Green Üniversitesine götürülmüş. Yakın zamanda da Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından mozağin diğer parçaları için iade istenmiş. Sonuç çıkar mı bilemiyoruz.

Büyük ihtimalle bir ağacın altında oturan, yanında bir veya iki figürün daha bulunduğu bir Mainad’ın baş kısmı olsa gerek. Hemen açıklayalım, Mainad; tanrı etkisiyle kendinden geçip doğaya koşan, tanrıyla bir olan kimselerdir. Daha çok kadınlar arasından çıkarlarmış ki; mitolojide de kadına daima tanrısal bir sıfat atfedilmiştir.

Kabarık saçları alnının üzerinde ikiye ayrılmış ve arkadan bir eşarp ile bağlanmış. Elmacık kemikleri hafifçe belirgin ve dolgun yüzlü. İri gözlerinde mahzun ve anlamlı bir ifade var. Kulaklarında iç içe geçmiş küpeler görülüyor. Tam bir çingene kızı portresi değil mi ?

Globus Mundi

“Globus Mundi” dünya küresi anlamına gelmektedir. Elinde tutan kişinin dünyanın mutlak lideri ve hakimi olduğunu gösterir. Çeşitli liderlerin portrelerinde ve Iesvs Christvs portrelerinde görmek mümkündür. Otorite ve güç sembolü olsa da içinde ökült anlamlar da barındırır. Globus günümüzde neredeyse her platformda sıkça kullanılan “globalizm” sözcüğünün de kökenidir.

Leonardo da Vinci’nin Hazreti İsa’yı resmettiği “Salvator Mundi” (Dünyanın Kurtarıcısı) tablosunda Globus Mundi’yi görebiliriz. Tabloda İsa Peygamber bir eli havada, diğer elinde ise cam bir küre tutarken tasvir ediliyor.

Salvator Mundi

Bir başka Globus Mundi örneğini Ayasofya müzesindeki melek Cebrail tasvirinde görüyoruz. Melek Cebrail elinde Globus Mundi’yi tutmakta ve sembolik olarak dünyanın hükümdarlığını imparatora vermektedir. Bu açıdan bakıldığında aslında globalizm dünyaya hükmetmekle alakalıdır. Bu sebeple Ayasofya ilginç bir şekilde, küresel güçlerin hayali olan “dünyaya hükmetme” erkinin sembolünü, yüzyıllar ötesinden taşımaktadır.

“Globus Mundi” yazısını okumaya devam et

Tarihin Bağrı : Çayönü Yerleşkesi

İnsanlık tarihinin başlangıcı hep merak konusu olmuştur. İlk insanın kafa yapısı, boyu, vücut hatları ve evrimsel süreci birkaç bilimsel verinin yanı sıra biraz da hayal edilerek tasvir edilmiştir. Bunların yanında giysileri, kullandıkları el aletleri, yedikleri yiyecekleri ve daha bir çoğu yapılan arkeolojik kazılar sonucunda bulunmuş ve gün yüzüne çıkartılmıştır. Bunların hepsinin elbette bir başlangıç noktası olacaktır değil mi? İlk buğdayın ekildiği, çekicin icadının yapıldığı, çanak ve çömleğin kullanıldığı yerleşim yerinden, Çayönünden bahsediyoruz. Evet, yanlış duymadınız, insanlık tarihinde ilk yerleşim yeri olduğu varsayılan ve buğdayın atasının bulunduğu çağlar öncesi bu yer Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde bulunuyor.

Ergani ilçesine 6 km uzaklıkta bulunan Çayönü yerleşkesinin bizlerden gizlediklerini gün yüzüne çıkartmak için tam 28 yıl boyunca arkeolojik kazı çalışmaları devam etmiş. 1964 yılında başlatılan kazı çalışmaları 1992 yılında Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki terör olayları nedeniyle de tam sonuca varılmadan maalesef sonlandırılmış.

“Tarihin Bağrı : Çayönü Yerleşkesi” yazısını okumaya devam et

Taş rölyefin gizemi!

Tam bir sene önceydi. Harput Kalesinin karşı sırtını ağaçlandırma adına kepçe ile çukur kazıyorlardı. Kepçe büyük bir taşa takılmıştı…? Taşın ucu çıktığında üzerindeki rölyefler görüldü. Toprağından arındırdıklarında şok olmuşlardı. Devasa taş inanılmaz panolarla kaplıydı. İşçiler hemen müze müdürlüğünü arayıp tarihi bir taş bulduklarını söylediler. Müze müdürlüğünden gelen arkeologlar taşın bulunduğu alanı kapatarak incelemeye başladı. Taşın olası diğer parçaları arandı. Ne o parçalar bulunabildi, ne de sahibi olduğu uygarlık. Taş bilinmeyen bir kültüre aitti!

Müze ekipleri, yüksekliği 2 metre 72 santimetre, genişliği de 2 metre 25 santimetre olan ve 5 parçaya bölünmüş halde bulunan kabartma üzerinde restorasyon ve inceleme çalışması başlattı.

5

Kabartmanın tam olarak hangi döneme ait olduğu bilinmiyordu ve hem Geç Hitit hem de Assur betimlemeleri taşıdığı söyleniyordu. Acaba hangi uygarlığa ait olabilirdi? Hadi gelin gizem dolu bu rölyefi beraber inceleyelim!

“Taş rölyefin gizemi!” yazısını okumaya devam et

Kış Notları – I

Hazar Gölü kıyısında kaderine terk edilmiş ahşap bir evin penceresinden gün batımını izliyordum. Hiçbir zaman aceleci olmayan güneş, ardında kızıl bir gökyüzü bırakarak batıyordu. Salonu güzel bir gün batımı ışığı doldurmuştu. Kızıl ışığı avuçlarıma alarak yüzümle ıslatıyordum. Sıcak bir ıslaklık yüzümdeki tüm zerrelerime kadar işliyordu. Zamansız yağmış yağmurun çürük tahtalar üzerine sinmiş mayhoş kokusunu içime çekiyordum. Göl kıyısı boyunca uzayıp giden söğüt ağaçlarını, bu kızıllı yeşil toprağı, sık ve çizgileri belirgin dağları seyrederken ruhumun hafiflediğini hissedebiliyordum. Güneşin ağırlığı toprağın üzerine yavaş yavaş çökmeye başlıyor ve soğukluk hızla artıyordu. Hiç olmamış gibi, hiç yaşanmamış gibi usulca terk ediyordu güneş gözlerimi. Loş tepelerin ufuktaki buğulu bakışlarını derin bir sessizlik kaplamıştı. Ölü gibi, kaskatı bir sessizlik. Uzaklardan gelen rüzgarın ürpertici uğultusu bu sessizliği bozmak istercesine isyan ediyordu. Bu isyanla yaklaşan her uğultu bir sızıya, sızı ise soğuk, sert ve kendinden müthiş emin bir belirsizliğe dönüşüyordu. Sonsuzluk gibi kötü bir hisle doluyordu içim.

Ağaçların dallarında artık kuş yerine kış, gün yerine güz vardı. Kayalar üzerinde yeşeren yosunları, gölün berrak suları altındaki cam kırıklarını ve hayale müsaade etmeyecek kadar paslı olan havanın ruha ne denli bir bıkkınlık verdiğini daha iyi anlıyordum. Buna dayanamayan gök, ansızın yerle bir oldu. Beyaz bulutlar kara toprağa karıştı. Gece usulca koptu. Dağınık, siyah bir gece yer altından fırlayarak göğe katran gibi yayıldı. Telvesi henüz çökmemiş, az pozlanmış bir karanlığın içerisinde göğe kondu ay. Puslu, mat bir ay. Hiç durmadan üşüyordum. Soğuk, berbat bir gece iliklerime kadar işliyordu. Vücudumda ürkütücü bir yanık hissi beliriyor, çatlamış parmak boğumlarından acı bir kan akıyor  ve göğüs kafesim nefes alamayacak kadar daralıyordu. Sanırım donuyordum ama buna rağmen mutluydum. Yıldızlarla dolu olan gökyüzüne açıyordum kendimi. Başka hiçbir yerde olmadığı, olmayacağı kadar ısınıyordum. Hissettiğim bu sıcaklık kuru bir su gibi zihnimde dalga dalga yayılıyordu. Geceye bir mutluluk zerresi bırakıyordum, kocaman, uzun, geniş bir geceye.