Yıkık Minare

Mevsim yaz,

Bir pazar sabahı, havada göz alıcı bol güneş ışıkları ve kuru ot kokuları hakim. Ve bir de bisikletimin erimiş lastiğinden çıkan o gıcık ses. Neyse, keyfim yerinde. Bugün, uzun süredir yapmadığım bir şeyi yapıyorum; rastgele bisikletimle bilmediğim yerlere gidiyorum. Bunu çok az yaparım. Genellikle gideceğim yerler hakkında bilgi sahibi olurum. Ama bu farklı; tamamen doğaçlama bir günübirlik bisiklet gezisi.

İzmir’in zamanında doğallığını koruyan, şimdilerde ise betondan binalara teslim olmuş bir ilçesinde, Menderes’te yaşıyorum. Burası İzmir merkeze ne yakın, ne de uzak denecek bir yerde. O yüzden çokta kalabalık değildir. Özellikle sahil rotasında olduğu için, yazları tatilcilerin şöyle bir geçtiği yerdir kendisi. Kış ayında ise öksüzlere oynar. Aslına bakarsanız her zaman ilgi merkezi olacak bir yer, tabi geçmişini görebilse. Evet, Menderes’in geçmişi tarih sahnesinde bir hayli kabarıktır. Bunu da, doğaçlama bir tur yaparken karşınıza ansızın çıkagelen bir minareden görebiliyorsunuz.

IMG_20180627_164428

IMG_20180627_164241

Burası yöre insanın ağzında “Yıkık Minare” olarak dolanır gelir. Belli ki bir zamanlar tanrısı ile baş başa kalmak isteyen insanların beş vakit uğradığı bir caminin minaresi idi. Ama şimdi sadece bir tuğla yığını gibi duruyor. Bilen bilir; minare inşası ustalık isteyen bir iştir. İşin içine statik, dinamik, mukavemet ve tabii ki de sanat giriyor. Hâl böyle olunca, bu minareyi bir tuğla yığını olarak görmek ancak cahilliğimize gelecektir.  Peki nedir bu minarenin mazisi bir bakalım. “I.Çelebi Mehmet, Cüneyt Beyi ortadan kaldırmak istediği sıralarda, Cüneyt Bey adını unutturmak için; Menderes in güneyinde, bugün harabe olan ve yıkık minaresi olan camiyi 14. Yüzyılda yaptırmış ve Bu bölgenin adını Cuma Tesmiye koymuştur.”

“Yıkık Minare” yazısını okumaya devam et

Reklamlar

Tarihin Bağrı : Çayönü Yerleşkesi

İnsanlık tarihinin başlangıcı hep merak konusu olmuştur. İlk insanın kafa yapısı, boyu, vücut hatları ve evrimsel süreci birkaç bilimsel verinin yanı sıra biraz da hayal edilerek tasvir edilmiştir. Bunların yanında giysileri, kullandıkları el aletleri, yedikleri yiyecekleri ve daha bir çoğu yapılan arkeolojik kazılar sonucunda bulunmuş ve gün yüzüne çıkartılmıştır. Bunların hepsinin elbette bir başlangıç noktası olacaktır değil mi? İlk buğdayın ekildiği, çekicin icadının yapıldığı, çanak ve çömleğin kullanıldığı yerleşim yerinden, Çayönünden bahsediyoruz. Evet, yanlış duymadınız, insanlık tarihinde ilk yerleşim yeri olduğu varsayılan ve buğdayın atasının bulunduğu çağlar öncesi bu yer Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde bulunuyor.

Ergani ilçesine 6 km uzaklıkta bulunan Çayönü yerleşkesinin bizlerden gizlediklerini gün yüzüne çıkartmak için tam 28 yıl boyunca arkeolojik kazı çalışmaları devam etmiş. 1964 yılında başlatılan kazı çalışmaları 1992 yılında Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki terör olayları nedeniyle de tam sonuca varılmadan maalesef sonlandırılmış.

“Tarihin Bağrı : Çayönü Yerleşkesi” yazısını okumaya devam et

Taş rölyefin gizemi!

Tam bir sene önceydi. Harput Kalesinin karşı sırtını ağaçlandırma adına kepçe ile çukur kazıyorlardı. Kepçe büyük bir taşa takılmıştı…? Taşın ucu çıktığında üzerindeki rölyefler görüldü. Toprağından arındırdıklarında şok olmuşlardı. Devasa taş inanılmaz panolarla kaplıydı. İşçiler hemen müze müdürlüğünü arayıp tarihi bir taş bulduklarını söylediler. Müze müdürlüğünden gelen arkeologlar taşın bulunduğu alanı kapatarak incelemeye başladı. Taşın olası diğer parçaları arandı. Ne o parçalar bulunabildi, ne de sahibi olduğu uygarlık. Taş bilinmeyen bir kültüre aitti!

Müze ekipleri, yüksekliği 2 metre 72 santimetre, genişliği de 2 metre 25 santimetre olan ve 5 parçaya bölünmüş halde bulunan kabartma üzerinde restorasyon ve inceleme çalışması başlattı.

5

Kabartmanın tam olarak hangi döneme ait olduğu bilinmiyordu ve hem Geç Hitit hem de Assur betimlemeleri taşıdığı söyleniyordu. Acaba hangi uygarlığa ait olabilirdi? Hadi gelin gizem dolu bu rölyefi beraber inceleyelim!

“Taş rölyefin gizemi!” yazısını okumaya devam et

Harput | Eğik Minare

Zarif minareler, ihtişamlı kubbeler, büyüleyici kemerlerle bin yıl öteden gelen bir dinamizm ve haşmetin ruhu, Büyük Selçuklu sanat eserlerinde ve mimarisinde saklıdır. Selçuklu tuğla minareleri, adeta her coğrafyada farklı teknik özelliklere sahip birer mimari şaheser olmuştur. Nitekim Harput’ta bulunan tarihi Ulu Cami’nin eğik minaresi ise bu şaheserlerden biridir. Tuğlaların dizilim şekli hem eğik minareyi ayakta tutmakta hem de süsleme sanatında bütünlük ve sadeliği ön plana çıkarmaktadır.

CuZmCiyWcAAInkz

Bu minarede süsleme amaçlı kullanılan tuğlalar genellikle kare, dikdörtgen ve kavisli plakalar halindedir. Minare üzerinde üç farklı motif göze çarpmaktadır. Dikdörtgen tuğlaların yan yana dar yüzeylerinin gösterilerek dizilmesi ile minare tabanındaki süsleme motifi oluşturulmuştur.

“Harput | Eğik Minare” yazısını okumaya devam et

Klaros Kutsal Alanı

Türkiye’nin ilk arkeopark projesi olma özelliği taşıyan Klaros Kutsal Alanı, bulundurduğu kalıntılardan dolayı Anadolu ve dünya arkeolojisinde önemli bir yere sahip. Bu kutsal alanda çivi yazısı ile yazılmış kitabeler, devasa tapınak sütunları, insan tasvirinin yapıldığı heykeller, ince motiflerin zarifçe işlendiği tahtlar ve çok az antik kentte görme fırsatına erişebileceğiniz bir güneş saati bulunuyor.

IMG_3907

İzmir’in Menderes ilçesinin Ahmetbeyli mahallesinde bulunan bu kutsal alan müze statüsünde olduğu için, 5 TL karşılığında, hayatınızda nadir görebileceğiniz antik kalıntıları size sunuyor. Hadi başlayalım!

“Klaros Kutsal Alanı” yazısını okumaya devam et

Bakıp da Göremediklerimiz

Olympos dağından evreni yönettiğine inanılan antik dönem tanrılarından ve efsanelere konu olmuş Truva Şavaşları’ndaki heybetli komutanlara kadar birçok şeyi içinde barındıran bir Roma Kitabesi’ni inceleyeceğiz bu yazıda. Bu kitabede; göklerin, şimşeklerin ve gök gürültüsünün tanrısı olan Zeus ve denizlerin efendisi olan acımasız Posedion’u göremesekte; ihtimallerin, tesadüflerin ve şansın tanrıçası Agate Tykhe ile karşılaşacağız. Kanlı geçen bir savaşın içerisinde var olan acımasızlığı, vahşiliği ve nefreti iliklerine kadar hisseden ünlü komutan Aretis’in yaşam öyküsüne değineceğiz.

20170707_161009

Kitabe, Afyonkarahisar’a bağlı Şuhut Kasabasında bulunan Synnada Antik Kentine ait kalıntıların içerisinde yer alıyor. Kitabenin üzerinden bin yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen çok az tahribatla günümüze kadar gelebilmiş. Yer yer köşesinde ve etrafında kırılan parçaları bulunsa da gayet okunaklı ve sağlam diyebiliriz. Zamanında koruma altına alınması ve müze müdürlüğünün envanteri listesine girmesi, oluşabilecek tahribatı da önlemiş olsa gerek. Yoksa, ülkemizde koruma altına alınmayan tarihi kalıntıların ne halde olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Ne kadar doğru koruduğumuz da tartışılır tabi!

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, kitabe atıl vaziyette kaldığından dolayı hiçbir çevirisi ile karşılaşmadım. Bu yüzden çevirisini yaparken duyduğun heyecanı anlatmak çok zor olsa gerek. Kıyıda köşede kalmış bir kitabenin çevirisini yapmak her ne kadar ehemmiyetli bir olay olmasa da, benim için heyecanın, gizemin ve merakın sembolü olacaktı.

“Bakıp da Göremediklerimiz” yazısını okumaya devam et

Eski bir kitap, metruk bir kilise ve merak!

Mevsim yaz, ay herhangi biri…

Güneş çadırımın penceresinden sızarak ensemi ve saçlarımı tere boğuyordu. Her ne kadar çadırımın içerisinde yer değiştirerek güneşten kaçmaya çalışsam da nafile! Çaresi yok, mecbur uyanacağınız. Çapaklı gözlerimi geceden kalma uykulu bedenimden ayırmakta zorluk çekiyorum. Birden gırtlağımda tarifsiz bir acı hissediyorum. İstemsiz bir şekilde yüzüm buruşuyor. Gözlerimle hızlıca termosu arıyorum. Bir iki yoklamadan sonra buluyorum. Acı çekerek kapağı açıyorum ve ılımış suyu kurumuş gırtlağımdan yavaşça geçiriyorum. Rahatlıyorum… Derin bir nefes aldıktan sonra sakalıma sıçrayan su damlacıklarını elimin tersiyle silerek usulca doğruluyorum. Cehennem gibi sıcak olan çadırımın içerisinden kendimi dışarıya zor atıyorum. Aniden yüzüme toprak kokulu soğuk bir rüzgar vuruyor. İliklerime kadar titriyorum. Tüylerim isyan edercesine ürperiyor.

20160724_190117

Artık yola koyulma vakti. Yollar bomboş. Etrafta derin bir sessizlik hakim. Bir ben varım birde yol çizgileri. Arkamdan esen soğuk rüzgar ile pedal çevirmeye başlıyorum. Güneşin kızıl renge boyadığı ağaçları birer birer geçiyorum. Az ileride koyun güden bir çoban görüyorum. Uzaktan gelen kuzu sesleri ruhumda hafif bir mırıldanma bırakıyor. Yol kenarında bir süre durup koyunların önümden geçişini izlemeye koyuluyorum. Annelerinin etrafında koşuşturan benekli kuzuların tatlı hareketlerini tebessümle izliyorum. Değişik sesler çıkararak sürüyü bir arda tutmaya çalışan çobanın daha çocuk yaşlarda olduğunu görüyorum.  Belli ki erken kalktığından dolayı uykusu vardı. Daha çocuk yaşta olmasına rağmen, yüzündeki bronzluk ve ellerindeki nasırlar onu daha da olgun gösteriyordu. Küçük yaşta para kazanmanın veya aile ekonomisine katkıda bukunmanın ceremesini çekiyordu bu çocuk. Ne de olsa Anadolu’nun verdiği nimetlerle bu ülke ayakta duruyordu. Kavurucu güneşin altında çalışmaktan dolayı yüzü meşinlenmiş amcamdan, elleri nasır tutmuş teyzeme kadar uzanıyordu bu mücadele.

“Eski bir kitap, metruk bir kilise ve merak!” yazısını okumaya devam et