Önce Bilinç Restorasyonu

Elâzığ’daki yerel gazetelerde “Tarihi Harput Mahallesi UNESCO Dünya Geçici Miras Listesi’ne alındı” haberini görünce ilk önce şaşırdım ve daha sonra haberi baştan sona heyecanla okumaya başladım. Kültürel mirasımızı gelecek kuşaklara aktarmak için atılmış büyük bir adımdı bu! Koruma kapsamı içerisinde çeşmeler, medreseler, camiler ve hamamlar bulunuyordu. Evet, alışılmadık bir şeyler oluyordu Harput’ta, bir farkındalık yaratılıyordu. Geçmişimize olan borcumuzu en iyi şekilde; koruyarak ödemeye başlıyorduk. Çok fazla geçmişe gitmeye gerek yok, beş yıl önce Harput, yüzlerce yıllık kiliselerin talan edildiği, hamamlarının içerisinde ayyaşların sabahladığı, yıkık camilerinin kitabelerinin söküldüğü bir yerdi. Ama bugün neredeyse tüm tarihi yapılar için (kiliseler hariç) koruma ve restorasyon çalışması başlatılmıştı.

UNESCO’da işin içine girince haberler peş peşe geliyordu, bunlardan biri de Çahpur Çeşmesi içindi. “Abdülhamithan’ın yaptırdığı Çahpur Çeşmesi’nde rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerine yönelik kazı ve sondaj çalışmaları başlatıldı” haberleri yerel gazetelerde yerini çoktan almıştı bile. Çeşmenin sadece restorasyonu değil, aynı zamanda çevre düzenlemesi de yapılacaktı. Evrensel tarihin korunacak olması beni çok sevindirmişken, bu topraklarda yaşayan Elazığ insanının sevincini gerçekten çok merak ediyordum! Atalarının izleri korunacaktı, bundan daha güzel  haber olabilir miydi?

Çahpur Çeşmesi – Restorasyon Sonrası

Sabahın erken saatlerinde Çahpur Çeşmesinin restorasyonunu ve çevre düzenlemesini yakından incelemek için yola çıktım. Eski haliyle hatırladığımdan çok farklı gözüküyordu. Sonuçta işin uzmanı değildim, olması gereken gibi restore ettiklerini varsayarak gözlemlerde bulundum. Bulunmaz olaydım! Daha restorasyonu bitmemiş bu tarihi çeşmenin taş duvarlarına isimler kazınmıştı. Nasıl bir cahillikle karşı karşıya gelmiştim! Hayır, anlamadığım neden bir kağıda değil de, bu tarihi çeşmenin taş duvarlarını kullandıklarıydı. Nasıl bir haz alıyorlardı yazarken, neden yapıcı olmak varken yıkıcı olmayı seçiyorlardı? Evet, olsa olsa tek bir sebebi vardı; eğitimsizlik! Kültürel Mirasın değerini anlamayan bir toplum ile karşı karşıyaydık. “Önce Bilinç Restorasyonu” yazısını okumaya devam et

Reklamlar

Şehrin ortasında unutulan bir tarih!

Harput coğrafi olarak Doğu ve Batının kavşak noktası diyebileceğimiz bir yerde bulunuyor. Aynı zamanda Fırat ve Murat Nehirleri ile çevrili zengin bir su topluluğuna sahip. Bu yüzden geçmişten günümüze kadar birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bu medeniyetler arasında sırasıyla Hurriler, Hititler, Urartular, Romalılar, Bizans, Selçuklular ve Osmanlılar bulunuyor. Tarih sahnesinde böylesine medeniyetlerin hüküm sürdüğü bu topraklarda doğal olarak din, dil, ırk farklılıkları direk göze çarpmaktadır.  Etnik yapısı ise Müslüman Türkler, Araplar, Kürtler; Hristiyan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve az da olsa Yahudiler oluşturmaktadır. Bu da Harput’un kozmopolit yapısını gözler önüne sermektedir.  Bu kozmopolit şehrin din çeşitliliği mimari yapısını da etkilemiştir. Her sokağın başında bir camiye, her yolun sonunda bir Kiliseye denk gelmeniz kaçınılmazdır.

Nitekim, Elazığ’ın merkeze bağlı İzzet Paşa Mahallesinde bulunan Ermeni Kilisesi bu mimari yapılardan biridir. Dört tarafı binalarla çevrilerek şehrin ortasında kaderine terk edilmiştir. Buna rağmen çevresinden duyarsızca geçen insanlara rağmen, hâlâ ayakta kalmayı sürdürmektedir. Şehrin ortasındaki bu tarihi yapıyı niye kimse görmüyordu ?

Kapısının önünde durdum ve düşündüm. Büyük ihtimalle bir zamanlar tanrısı ile baş başa olmaya çalışan dindar insanlarla doluydu bu kilise. Şimdi ise bakımsız bir otopark. Acaba içerisinde kimler ibadet etmişti, kimlerin geride bıraktığı anıları kalmıştı bu mâbette ?

“Şehrin ortasında unutulan bir tarih!” yazısını okumaya devam et

Harput | Amerikan Koleji (1878)

Elazığ halkı arasında Harput Amerikan Koleji, Amerikalı misyonerlerce Euphrates College, Ermenilerce de Yeprad  Golechy (Եփրատգոլէճը) olarak bilinen Fırat Koleji, American Board görevlisi misyoner Dr. Crosby H. Wheller tarafından 1878 sonbaharında Harput’ta Şehroz mahallesinde açılmıştır. American Board veya American Board of Commissioners for Foreign Missions  (ABCFM) 1810’da Amerika’nın Boston eyaletinde örgütlenen bir misyonerlik teşkilatıdır. Bu teşkilat Osmanlı topraklarında 1820 den sonra faaliyetlerine başlamışdır. Robert Kolejini (1863) kuran aynı misyonerlik teşkilatıdır. Temel eğitim kurumları(eğitim hizmeti) haricinde,  kilise (dini hizmet), yetimhane (sosyal hizmet), hastane (sağlık hizmeti) ve matbaa (basın hizmeti) açarak farklı alanlarda da faaliyetlerini etkin bir şekilde yürüterek halka her alanda nüfuz edebilmişlerdir. Osmanlıda, American Board’un Misyonerlik  için en önemli enstrümanı, temel eğitim kurumları olmuştur. Bu teşkilat Harput’ta aynı enstrümanları kullanmışlardır. Kendi raporlarına göre her kademede iyi yetişmiş zeki Hıristiyan liderler yetiştirmek gayesiyle okullar açmışlardır.

226725,34-35-firat-koleji-awebjpg
Harput, Şehroz Mahallesi – Üst taraftaki büyük bina Amerikan Koleji, alt taraftaki kubbeli yapı Surp Hagop Kilisesi. (Kaynak: elazigkulturturizm.gov.tr internet sitesi).

Başlangıçta sadece erkek öğrencilere eğitim veren Kolej(1878), daha sonra ayrı bir binada Kız Kolejinin(1881) açılmasıyla, kız öğrencilere de eğitim vermeye başlamıştır. İlk ismi Ermeni Kolejidir fakat Osmanlı hükümetinin isteğiyle Ermeni Koleji ismi 1888’de Fırat Koleji olarak değiştirilmiştir.

“Harput | Amerikan Koleji (1878)” yazısını okumaya devam et

Işık, cam ve mimarinin buluşması: Sent Antuan Vitrayı

İstiklal caddesi üzerinde yürürken tespit edilemeyecek kadar göze batan ve simetrik yapısı ile ilgi çeken çarpıcı bir mimari vardır. Burası Beyoğlu’nun en zarif yapısı  Sent Antuan Kilisesi‘dir.  Yer olarak İstiklal caddesinin göbeğinde de olsa alsında İstiklal’den çok uzak ve oraya hiç ait olmayan veya oraya ait ama İstiklal’in bu denli fazla canlılığı buraya ait değildir. Sent Antuan Kilisesi’nin o kocaman kapısından içeri girince bir anda ruhunuzun dinlendiğini hisseder ve aslında gereksiz kalabalığın sizi yorduğunun farkına varırsınız.

IMG_4644
Sent Antuan

Bu huzur dolu kilisedeki egzotik havayı tam anlamıyla hissedebilmeniz için bir çift gözden daha fazlasına ihtiyacınız vardır. Bunu, hipnoz etkisi yaratan vitrayların renkli ışığından gözlerinizi alamadığınız zaman anlayacaksınız. Bu renk cümbüşü içerisindeki zarif motifleri uzun uzun izlediğiniz zaman şaşıracak ve hayranlık duyacaksınız.

“Işık, cam ve mimarinin buluşması: Sent Antuan Vitrayı” yazısını okumaya devam et

İhtişam, zarafet ve güç: Selçuklular

Büyük Selçuklu Devleti başlı başına bir sanat girdabıdır desem yanılmam sanırım. Bir saniyeliğine durup, bu büyük devleti ete kemiğe büründürüp bir heykeltıraş olarak hayal edin. Duygularındaki coşkuyu zaman döngüsü içerisinde nasıl güçlendirdiğini  dikkatlice izleyin. Eserlerindeki ilk bakış şaşkınlığını doyasıya yaşayın ve bunu gizlemeyin. Bu denli başarılı bir eser ortaya koyan sanatçının barındırdığı sıfatları düşünebilir misiniz? İncelik, zarafet, tevazu, güç ve meydan okuma bunlardan birkaçı olabilir mi? Bu sıfatlara ne eklerseniz ekleyin hiçbiri havada kalmayacaktır. Diğer sanatçılar bu sanatçımıza hayranlıkla bakacak, onun üstünlüğünü şüphesiz kabul edeceklerdir.

IMG_4151
Sivas – Çifte Minareli Medrese

İşte Büyük Selçuklu Devleti, bu sanatçımız kadar ince, zarif ve bir o kadar da güçlü eserler ortaya koymuş ve üstünlüğünü bu eserler ile dile getirmiştir. Bu eseler içerisinde Selçuklular, Anadolu’ya yerleşmeleriyle birlikte, kendi kültür, sanat ve birikimlerini, yerli geleneklerle birleştirerek pek çok alanda görkemli büyük taç kapılar inşa etmişlerdir. Nitekim, Anadolu’nun en yüksek taç kapısı Sivas’taki Çifte Minareli Medresenin kapısıdır. Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları taş malzemeyi kullanarak, Orta Asya’da uyguladıkları tezyini -süsleme ve bezeme- geleneğini burada taşa uygulamışlardır. Çoğunlukla geometrik desenlerin kullanıldığı süsleme şeritlerinin yanı sıra, bitkisel bezemenin kullanıldığı süsleme şeritlerini sık sık vurgulamıştır. Birbirini tekrar eden bu motifler kendisini izleyenlerin gözlerinde tarif edilemez bir bütünlük oluşturmuştur. Böylece kendisini özgün ve saygıdeğer kılan bir Devlet olduğunu kapıdan giren herkese göstermiştir.

Yanıbaşımızdaki Tarih: Kadeş Antlaşması

Ülkemin doğusundaki farklı kültürler, kendine has mimariler, mistik müzikler, lezzetli yemekler ve misafirperver insanlar beni bu topraklara çekmiş ve seyahat etme dürtümü açığa çıkarmıştı. O kadar alışmıştım ki bu topraklardaki havaya, başka yerlere seyahat etmek aklımın ucundan geçmiyordu.  Bir İzmirli olarak batı kültürünü tatmış ve onunla yaşamıştım. Fakat Avrupa’nın beşiği olan İstanbul’a hiç adım atmamıştım, ta ki Türkiye’nin en iyi elektrik motorları üreticisi olan bir firmada staj şansını elde edene kadar. Mustafa abinin, nâm-ı diğer Mtbrider’in deyimiyle “Kaos Kent İstanbul” artık beni de içine çekmişti. Hâl böyle olunca bu tarihi şehri ufak ufak keşfetmeye başlamalıydım. Her turist gibi ben de tarihi yarımada ile bu başlangıcı yaptım. İlk günümde heyecanla kapısına dadandığım Ayasofya Müzesinin müze karta tabi olmadığını ve giriş için beni üç gün aç bırakacak bir ücret talep ettiklerini gördüm.

Her ne kadar Ayasofya Müzesini göremediğim için günüm buruk geçse de, günün sonunda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde dünyanın ilk yazılı anlaşması olan Kadeş Antlaşmasını görmek beni motive etmişti. Eğitim hayatım boyunca tarih derslerinde hep bu antlaşmadan bahsedilmiş ve sınav sorularında karşıma çıkmıştı.  Şimdi ise bu tarihi antlaşmanın kitabesi hemen karşımda duruyordu. Bir arkeoloji müzesinde hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyordum.

WhatsApp Image 2019-02-18 at 22.21.51 (1)
Kadeş Antlaşması

Anlaşmanın içeriğine gelecek olursak, Kadeş Antlaşması, MÖ 13. yüzyılın başında, Kadeş Savaşı sonunda Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanmış barış antlaşmasıdır. Suriye topraklarının paylaşılması ile neticelenmiştir. Orjinal olarak Akad dilinde yazılmış Mısır ve Hititçe’ye de kopyalanmış eşit koşullar altında imzalanmış olan antlaşmanın kil tabletten kopyası Hitit İmparatorluğu’nun başkenti olan Hattuşa (Boğazköy) antik kentinde yapılan kazılar sonucu 1906 yılında bulunmuştur.

“Yanıbaşımızdaki Tarih: Kadeş Antlaşması” yazısını okumaya devam et

Yıkık Minare

Mevsim yaz,

Bir pazar sabahı, havada göz alıcı bol güneş ışıkları ve kuru ot kokuları hakim. Ve bir de bisikletimin erimiş lastiğinden çıkan o gıcık ses. Neyse, keyfim yerinde. Bugün, uzun süredir yapmadığım bir şeyi yapıyorum; rastgele bisikletimle bilmediğim yerlere gidiyorum. Bunu çok az yaparım. Genellikle gideceğim yerler hakkında bilgi sahibi olurum. Ama bu farklı; tamamen doğaçlama bir günübirlik bisiklet gezisi.

İzmir’in zamanında doğallığını koruyan, şimdilerde ise betondan binalara teslim olmuş bir ilçesinde, Menderes’te yaşıyorum. Burası İzmir merkeze ne yakın, ne de uzak denecek bir yerde. O yüzden çokta kalabalık değildir. Özellikle sahil rotasında olduğu için, yazları tatilcilerin şöyle bir geçtiği yerdir kendisi. Kış ayında ise öksüzlere oynar. Aslına bakarsanız her zaman ilgi merkezi olacak bir yer, tabi geçmişini görebilse. Evet, Menderes’in geçmişi tarih sahnesinde bir hayli kabarıktır. Bunu da, doğaçlama bir tur yaparken karşınıza ansızın çıkagelen bir minareden görebiliyorsunuz.

IMG_20180627_164428

IMG_20180627_164241

Burası yöre insanın ağzında “Yıkık Minare” olarak dolanır gelir. Belli ki bir zamanlar tanrısı ile baş başa kalmak isteyen insanların beş vakit uğradığı bir caminin minaresi idi. Ama şimdi sadece bir tuğla yığını gibi duruyor. Bilen bilir; minare inşası ustalık isteyen bir iştir. İşin içine statik, dinamik, mukavemet ve tabii ki de sanat giriyor. Hâl böyle olunca, bu minareyi bir tuğla yığını olarak görmek ancak cahilliğimize gelecektir.  Peki nedir bu minarenin mazisi bir bakalım. “I.Çelebi Mehmet, Cüneyt Beyi ortadan kaldırmak istediği sıralarda, Cüneyt Bey adını unutturmak için; Menderes in güneyinde, bugün harabe olan ve yıkık minaresi olan camiyi 14. Yüzyılda yaptırmış ve Bu bölgenin adını Cuma Tesmiye koymuştur.”

“Yıkık Minare” yazısını okumaya devam et