Klaros Kutsal Alanı

Türkiye’nin ilk arkeopark projesi olma özelliği taşıyan Klaros Kutsal Alanı, bulundurduğu kalıntılardan dolayı Anadolu ve dünya arkeolojisinde önemli bir yere sahip. Bu kutsal alanda çivi yazısı ile yazılmış kitabeler, devasa tapınak sütunları, insan tasvirinin yapıldığı heykeller, ince motiflerin zarifçe işlendiği tahtlar ve çok az antik kentte görme fırsatına erişebileceğiniz bir güneş saati bulunuyor.

IMG_3907

İzmir’in Menderes ilçesinin Ahmetbeyli mahallesinde bulunan bu kutsal alan müze statüsünde olduğu için, 5 TL karşılığında, hayatınızda nadir görebileceğiniz antik kalıntıları size sunuyor. Hadi başlayalım!

“Klaros Kutsal Alanı” yazısını okumaya devam et

Reklamlar

Bakıp da Göremediklerimiz

Olympos dağından evreni yönettiğine inanılan antik dönem tanrılarından ve efsanelere konu olmuş Truva Şavaşları’ndaki heybetli komutanlara kadar birçok şeyi içinde barındıran bir Roma Kitabesi’ni inceleyeceğiz bu yazıda. Bu kitabede; göklerin, şimşeklerin ve gök gürültüsünün tanrısı olan Zeus ve denizlerin efendisi olan acımasız Posedion’u göremesekte; ihtimallerin, tesadüflerin ve şansın tanrıçası Agate Tykhe ile karşılaşacağız. Kanlı geçen bir savaşın içerisinde var olan acımasızlığı, vahşiliği ve nefreti iliklerine kadar hisseden ünlü komutan Aretis’in yaşam öyküsüne değineceğiz.

20170707_161009

Kitabe, Afyonkarahisar’a bağlı Şuhut Kasabasında bulunan Synnada Antik Kentine ait kalıntıların içerisinde yer alıyor. Kitabenin üzerinden bin yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen çok az tahribatla günümüze kadar gelebilmiş. Yer yer köşesinde ve etrafında kırılan parçaları bulunsa da gayet okunaklı ve sağlam diyebiliriz. Zamanında koruma altına alınması ve müze müdürlüğünün envanteri listesine girmesi, oluşabilecek tahribatı da önlemiş olsa gerek. Yoksa, ülkemizde koruma altına alınmayan tarihi kalıntıların ne halde olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Ne kadar doğru koruduğumuz da tartışılır tabi!

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, kitabe atıl vaziyette kaldığından dolayı hiçbir çevirisi ile karşılaşmadım. Bu yüzden çevirisini yaparken duyduğun heyecanı anlatmak çok zor olsa gerek. Kıyıda köşede kalmış bir kitabenin çevirisini yapmak her ne kadar ehemmiyetli bir olay olmasa da, benim için heyecanın, gizemin ve merakın sembolü olacaktı.

“Bakıp da Göremediklerimiz” yazısını okumaya devam et

Eski bir kitap, metruk bir kilise ve merak!

Mevsim yaz, ay herhangi biri…

Güneş çadırımın penceresinden sızarak ensemi ve saçlarımı tere boğuyordu. Her ne kadar çadırımın içerisinde yer değiştirerek güneşten kaçmaya çalışsam da nafile! Çaresi yok, mecbur uyanacağınız. Çapaklı gözlerimi geceden kalma uykulu bedenimden ayırmakta zorluk çekiyorum. Birden gırtlağımda tarifsiz bir acı hissediyorum. İstemsiz bir şekilde yüzüm buruşuyor. Gözlerimle hızlıca termosu arıyorum. Bir iki yoklamadan sonra buluyorum. Acı çekerek kapağı açıyorum ve ılımış suyu kurumuş gırtlağımdan yavaşça geçiriyorum. Rahatlıyorum… Derin bir nefes aldıktan sonra sakalıma sıçrayan su damlacıklarını elimin tersiyle silerek usulca doğruluyorum. Cehennem gibi sıcak olan çadırımın içerisinden kendimi dışarıya zor atıyorum. Aniden yüzüme toprak kokulu soğuk bir rüzgar vuruyor. İliklerime kadar titriyorum. Tüylerim isyan edercesine ürperiyor.

20160724_190117

Artık yola koyulma vakti. Yollar bomboş. Etrafta derin bir sessizlik hakim. Bir ben varım birde yol çizgileri. Arkamdan esen soğuk rüzgar ile pedal çevirmeye başlıyorum. Güneşin kızıl renge boyadığı ağaçları birer birer geçiyorum. Az ileride koyun güden bir çoban görüyorum. Uzaktan gelen kuzu sesleri ruhumda hafif bir mırıldanma bırakıyor. Yol kenarında bir süre durup koyunların önümden geçişini izlemeye koyuluyorum. Annelerinin etrafında koşuşturan benekli kuzuların tatlı hareketlerini tebessümle izliyorum. Değişik sesler çıkararak sürüyü bir arda tutmaya çalışan çobanın daha çocuk yaşlarda olduğunu görüyorum.  Belli ki erken kalktığından dolayı uykusu vardı. Daha çocuk yaşta olmasına rağmen, yüzündeki bronzluk ve ellerindeki nasırlar onu daha da olgun gösteriyordu. Küçük yaşta para kazanmanın veya aile ekonomisine katkıda bukunmanın ceremesini çekiyordu bu çocuk. Ne de olsa Anadolu’nun verdiği nimetlerle bu ülke ayakta duruyordu. Kavurucu güneşin altında çalışmaktan dolayı yüzü meşinlenmiş amcamdan, elleri nasır tutmuş teyzeme kadar uzanıyordu bu mücadele.

“Eski bir kitap, metruk bir kilise ve merak!” yazısını okumaya devam et

Gölgelerin dili

O kadar antik kent gezdim fakat ilk defa bir güneş saatini görme fırsatına eriştim. Hem de evimin dibindeki Klaros’ta. Ülkemizde değil, Dünya’da bile nadir rastlanan silindirik güneş saati, Helenistik Dönemden bizlere miras kalmış.

Güneş saati ilk kez Mısır’da MÖ. 1500’de kullanılmaya başlanmış, daha sonra Helen Dünyasında ve Roma’da da kullanılmış. Tarihin tozlu sayfalarından izler taşıyan Klaros Antik Kentinin bu topraklarda var olması ve böylesine ayrıcalıklı bir yapıyı da bünyesinde barındırması bizler için paha biçilemez bir hazine olsa gerek. Tabi değerini anladığımız sürece…

IMG_3872

Saat, 1975 yılında yapılan arkeolojik kazılar sonucunda gün yüzüne çıkarılmış. Restoresi yapıldıktan sonra da bulunduğu yere, bulunduğu şekliyle tekrar geri konulmuş.

Saat üzerinde 11 eşit çizgi bulunuyor  ve bu çizgilerin ayırdığı 12 eşit parça göze çarpıyor. Anlaşılacağı üzere saat, 12 saatlik bir zaman dilimini ölçüyor. Buna sabah saat 6’dan akşam saat 6’ya kadar diyebiliriz. Tabi bu saat dilimin sınırları mevsimlere göre değişecektir. Aynen bizim şu an yaptığımız gibi; yazlık ve kışlık zaman dilimine göre saatleri 1 saat ileri veya geri almamız gibi.

“Gölgelerin dili” yazısını okumaya devam et

Şuhut | Synnada Antik Kenti

Bunaltıcı bir yaz sıcağında, şu sıralar ender yapabildiğim yaz tatilini Afyon’un Şuhut Kasabasında geçiriyorum. Anadolu’nun göbeğinde, bozkırın ortasında tatil mi olur dediğinizi duyar gibiyim. Evet, yaz tatili için çokta elverişli bir yer değil Afyon, fakat, biraz da yaz tatili anlayışınızın ne olduğuna bağlı bu durum. Alışılagelmiş tatil anlayışımızın içerisinde; deniz, kum, güneş üçlemesinin yanı sıra; tarih, doğa ve kültür üçlemesini de sokmanın zamanı geldi ve geçiyor hatta. İzmir’de yaşayan biri olarak, birçok insanın hasret kaldığı klasik yaz tatiline yeterince doyduğumu söyleyebilirim.

Evet, Şuhut Kasabasının herhangi bir yazlık cazibesi olmasa da; tarihi ahşap evleri, seyirlik Hisar Tepesi, lezzetli patatesi ve bir zamanlar Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında almış olduğu kararları planladığı konağı bulunuyor. Ayrıca, bereketli topraklarında, eski dönemlerde daha çok eroin ve morfin imal etmek için yetiştirilen, günümüzde ilaç sektöründe kullanılan haşhaş bitkisi de üretilmektedir. Bu sebeple, hayvancılığın yanı sıra; haşhaş ve patates Şuhut için vazgeçilmez bir ekonomi kaynağıdır diyebiliriz. Yöre halkı, geçmişten günümüze kadar hep bu iki besin maddesi üzerinden geçimlerini sağladıklarından dolayı, her yerde patates ve haşhaş tarlalarını görebilirsiniz.

Köylünün, bu tarlaları ekip biçerken rastladığı birkaç tarihi sütunun ve lahit mezarların bulunması üzerine yapılan kazı çalışmaları sonucunda gün yüzüne çıkarılmış birçok tarihi eser, şehir merkezinde bulunan Hisar adlı tepenin eteğine sıralanmış. Hatta günümüzde yapılan inşaat çalışmaları sırasında bile, halen daha bu tarihi kalıntılar bulunuyormuş.

Tarihte burada var olan Synnada Antik Kentine ait olduğu tespit edilen bu kalıntıların içerisinde bronz sikkeler bulunmuş ve bu sikkelerin üzerinde haşhaş resimlerinin işlendiği görülmüş. Gün yüzüne çıkarılan bu sikkeler, bu topraklarda haşhaş üretiminin ne kadar eski dönemlere dayandığını bizlere bizzat göstermektedir. Dedim ya, bu topraklar için vazgeçilmez olan haşhaş ve patates Şuhut’un varoluş sebeplerinden birisidir.

Synnada Antik kenti, tarihi kaynaklarda da bahsedildiği üzere, Hitit döneminde Afyon ve Kütahya illerinde hüküm süren bir prenslik olan Kuvala’nın başkentliğini yapmış ve Roma döneminde de medeniyet merkezi olduğu arkeologlar tarafından kabul görmüş. Bugünkü Şuhut ise Truva Şavaşları sonunda bölgeye gelen Akamos tarafından Synnada adıyla İÖ. 1180 yılında kurulmuş. Roma döneminde güçlü bir yapıya sahip olarak özerklik almış ve kendi adına sikkeler bastırmış. Görüldüğü üzere haşhaş damgalı sikkelerin gün yüzüne çıkarılması bunun en önemli kanıtıdır diyebiliriz.

“Şuhut | Synnada Antik Kenti” yazısını okumaya devam et

Hüseynik: Artakalanlar

Harput’un eteklerinde modernizmin etkisi altında kalmaktan kurtulmuş, medeniyetin salyası olan betonun nüfuz edemediği bir köy vardır. Taş döşeli dar sokaklarının ahşap konaklara çıktığı, asırlık ağaçlarının gökyüzünü bürüdüğü, bağlarıyla ve bahçeleriyle ünlü olan, eski adıyla Hüseynik, yeni adıyla Ulukent olarak bilinen bu köy Elazığ ve çevresinde nadir rastlanan ırzına geçilmemiş saklı bir diyardır. Geçmişten getirdiği sokak kültürünü, bahçe sefasını ve kerpiçten yapılmış dam kokularını halen daha bünyesinde barındırması alışık olmadığımız mistik bir havayı bizlere yaşatmaktadır.

Tarihten izler taşıyan böylesine güzel bir köyde geçmişi okumak çokta zor olmasa gerek. Anıları, hüzünleri, neşeleri ve inançları bugüne kadar taşıyan belli başlı yapılar vardır bu köyde. Bu yapılardan birisi de yıkılmaya terk edilmiş eski bir kilisedir. Bu kilisenin geçmişten izler taşıdığı aşikar, fakat, bir kaç işlemeli taştan başka geriye hiçbir şey kalmamıştır. Ne yazık ki, Elazığ’daki diğer kiliselerin yaşadığı kaderi bu kilisede yaşamış, makûs talihine boyun eğmiştir. Bazı kaynaklarda Hüseynik’te bir kilisenin bulunduğu ve adının da Surp Varvar olduğu yazmaktadır. Bu kilise hakkında tatmin edici bir kaynağa ulaşamadığımdan geçmişi ve ismi hakkında net olarak konuşmaktan da çekiniyorum açıkçası.

“Hüseynik: Artakalanlar” yazısını okumaya devam et

Geçmişi Okumak

Elazığ’ın monotonluğundan bir nebze olsun kurtulabilmek için çevresi yeşil ağaçlarla çevrili olan tarihi Surp Kevork Manastırı’nı mesken tutmuşluğum vardır. Şehir merkezine yakın olmasına rağmen çok az insanın burayı biliyor olması manastır ve çevresini sakin, sessiz ve kafa dinlenir bir mekan haline getirmiş. Her ne kadar gece tayfasının gizemli bekçileri manastır etrafını alkol seviyesi düşük meyve suyu şişeleri ile kirletmiş olsalar da, manastıra zarar vermedikleri için severim bu çocukları. Ama gel gör ki bu uslu çocukların kıyak kafayla yapamadıklarını cin gibi etrafta dolaşan define avcıları bir gecede yapabilmektedir. Manastırı bu köstebeklerden korumak için hiçbir önlem almayıp, son zamanlarda sadece kıytırık bir tel örgü ile çeviren Elazığ Belediyesinin’de bu sinsiler kadar suçu vardır. Her neyse, tarihi değerlere önem vermeyen ve rant peşinde koşan mevkilere serzenişte bulunduktan sonra gelelim bizim huzur bulduğumuz, çevresindeki asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde soluklandığımız kadim manastırımıza.

Uzun zamandan beri yollarını aşındırdığım bu manastır ile artık değişik bir bağ kurmuştum. İçerisindeki mistik hava ile bir başka alemlerde yolculuk yapıyordum. Bir süre sonra bu mistik havaya buz dağının altındaki anlamsız yazılar karışmıştı. Merak ve heyecan dürtüsü  bir kez daha vücut bulmuş ve tüm bedenimi baştan aşağıya sarmıştı. Tarihten izler taşıyan bu garip yazıların bir anlamı olacaktı değil mi? İşte bu merakın getirdiği bir cevelan ile bu çeviri denizine atılmış bulunuyordum.

“Geçmişi Okumak” yazısını okumaya devam et