Güneydoğu: Diyarbakır, Mardin, Urfa, Antep


Anadolu’nun her an değişen mistik havası, her adım başında bir başka yanını, bir başka güzelliğini sunar size. Alışık olduğumuz beton çirkinliğinden olabildiğince uzak ve saftır. Özellikle mevsim ilkbaharsa; her rengi, her rengin değişen tonlarını, suyun mavisini, yeşilin canlılığını görmeniz kaçınılmaz bir olaydır.

SAM_4669
Elazığ, Sivrice

Gelin şimdi yeni sulara, yeni diyarlara ulaşmak için yollara düşelim. Yepyeni duygularla varlığımıza işleyen misafirperverliğimizi görelim. Tarih ve doğa ile harmanlanmış Güneydoğu’ya, Mezopotamya’ya doğru pedal çevirelim.

“Güneydoğu: Diyarbakır, Mardin, Urfa, Antep” yazısını okumaya devam et

Reklamlar

Bereketli Topraklara Yolculuk

Alın beni bırakın o vadiye
Belki yüzyıllarca yaşarım
Şu bizim Külebi ne oldu diye
İsterse sormasın ahbaplarım

Sesler seslere karıştı mı artık, yollara düşme zamanının geldiği, yeni suların, yeni yeşillerin, yeni bozkırların bizi beklediği anlaşılıyordu. Bir kere yola düştü mü insan, sonunda bir yeni incelikle, bir değişik duyguyla karşı kaşıya geliyordu. Birinden kurtulmadan bir yenisiyle karşılaşması önce biraz şaşkınlık yaratıyor, sonra yavaş yavaş bedeni baştan aşağı sarıyordu.

20160521_092457

Tarlalar yavaşça dalgalanırken, rüzgarın sessizliği uzayıp giden vadiyi dolduruyor, sararmış başaklar zarif hareketlerle dans ediyordu. Gökyüzünde parlayan güneşe, yer yüzündeki bereketli toprağa gün kısa geliyordu. Saptan samandan ayrılmış buğday tanelerinin serüveni bitmek bilmiyordu. Rüzgarla her biri bir başka uçuşuyordu etrafta.

“Bereketli Topraklara Yolculuk” yazısını okumaya devam et

Eski bir kitap, metruk bir kilise ve merak!

Mevsim yaz, ay herhangi biri…

Güneş çadırımın penceresinden sızarak ensemi ve saçlarımı tere boğuyordu. Her ne kadar çadırımın içerisinde yer değiştirerek güneşten kaçmaya çalışsam da nafile! Çaresi yok, mecbur uyanacağınız. Çapaklı gözlerimi geceden kalma uykulu bedenimden ayırmakta zorluk çekiyorum. Birden gırtlağımda tarifsiz bir acı hissediyorum. İstemsiz bir şekilde yüzüm buruşuyor. Gözlerimle hızlıca termosu arıyorum. Bir iki yoklamadan sonra buluyorum. Acı çekerek kapağı açıyorum ve ılımış suyu kurumuş gırtlağımdan yavaşça geçiriyorum. Rahatlıyorum… Derin bir nefes aldıktan sonra sakalıma sıçrayan su damlacıklarını elimin tersiyle silerek usulca doğruluyorum. Cehennem gibi sıcak olan çadırımın içerisinden kendimi dışarıya zor atıyorum. Aniden yüzüme toprak kokulu soğuk bir rüzgar vuruyor. İliklerime kadar titriyorum. Tüylerim isyan edercesine ürperiyor.

20160724_190117

Artık yola koyulma vakti. Yollar bomboş. Etrafta derin bir sessizlik hakim. Bir ben varım birde yol çizgileri. Arkamdan esen soğuk rüzgar ile pedal çevirmeye başlıyorum. Güneşin kızıl renge boyadığı ağaçları birer birer geçiyorum. Az ileride koyun güden bir çoban görüyorum. Uzaktan gelen kuzu sesleri ruhumda hafif bir mırıldanma bırakıyor. Yol kenarında bir süre durup koyunların önümden geçişini izlemeye koyuluyorum. Annelerinin etrafında koşuşturan benekli kuzuların tatlı hareketlerini tebessümle izliyorum. Değişik sesler çıkararak sürüyü bir arda tutmaya çalışan çobanın daha çocuk yaşlarda olduğunu görüyorum.  Belli ki erken kalktığından dolayı uykusu vardı. Daha çocuk yaşta olmasına rağmen, yüzündeki bronzluk ve ellerindeki nasırlar onu daha da olgun gösteriyordu. Küçük yaşta para kazanmanın veya aile ekonomisine katkıda bukunmanın ceremesini çekiyordu bu çocuk. Ne de olsa Anadolu’nun verdiği nimetlerle bu ülke ayakta duruyordu. Kavurucu güneşin altında çalışmaktan dolayı yüzü meşinlenmiş amcamdan, elleri nasır tutmuş teyzeme kadar uzanıyordu bu mücadele.

“Eski bir kitap, metruk bir kilise ve merak!” yazısını okumaya devam et

Tuşpa Günlüğü

Elazığ tren istasyonunda sabahın ilk ışıklarıyla beraber Van Gölü Ekspresi’ni bekliyordum. Trenin gelmesine yarım saat kalmasına rağmen ortalıkta alaca bir sessizlik hakimdi. Uzaklardan rüzgârın sesine karışıp gelen kumru uğultuları bu sessizliği bozuyordu. İç karartan bu havaya biraz olsun renk katabilmek için kumru uğultularına mırıldanarak eşlik ediyordum. Bir süre sonra bu sessizliğe hâli vaktinden memur olduğu anlaşılan; ütüsüz ceketli, dağınık saçlı bir adam katıldı. Belindeki telsizden ve elindeki dosyadan istasyon şefi olduğu anlaşılıyordu. Dağınık saçlarına ve şiş gözlerine bakılacak olursa yeni uyanmıştı. Üzerindeki uyku halini atmak istemiş olacaktı ki ceketinin cebinden çıkardığı sigara paketinden bir dal alarak aceleyle yaktı. Durmadan sigara içerek istasyon rıhtımını arşınlaması, trenin yaklaştığının göstergesiydi. Bir süre sonra da önce trenin sesi ve daha sonra ufukta kendisi gözüktü.

Büyük bir gürültüyle istasyona yanaşan bu eski tren maalesef bir yolcu treni değildi. Fakat istasyon şefi beni görmüş olacaktı ki hızlı adımlarla bana doğru gelerek, “Van’a gideceksen bu trene binmelisin!” demesiyle hayalimdeki tren yolculuğuna gölge düşürüyordu. Yola çıkmadan aklımda hep şu modern trenler vardı. Yumuşak koltuklu, prizi olan ve çok sallamayan trenlerden. Bindiğim tren eski olmasına rağmen geçmişi andırdığından dolayı hoş sayılırdı. Her ne kadar koltukları göt görmekten taş kesilmiş olsa da bazı yerleri gayet rahattı.

“Tuşpa Günlüğü” yazısını okumaya devam et

Harput Diyarı

Artık rutine bağlamış olduğum yaz okuluna kalma becerisini gittikçe geliştiriyordum. Her yaz, yaz okuluna kalışım bir öncekinden daha sansasyonel gerçekleşiyor, adeta bir işkenceye dönüşüyordu. Üst üste yığılan anlamsız tonlarca dersin arasından her seferinde bir şekilde sıyrılmam büyük bir beceriydi. Ama iyi ama kötü, netice ne olursa olsun yaz okulunun sonunu her seferinde güzel bir geziye bağlamak şu yıllarda yapabildiğim en iyi şey olsa gerek.

SAM_0483

Üniversitemin para politikasından kurtulur kurtulmaz yaptığım ilk şey haritamı önüme alıp farklı diyarları aramak oldu. Kısıtlı zaman içerisinde yapabileceğim en iyi keşif tarihi Harput Diyarını ve köylerini pedallamak olacaktı. Hem tarih hem de doğa. Daha ne olabilirdi ki…

“Harput Diyarı” yazısını okumaya devam et

Küçük Asya – 1891

Yüzyıl öncesine hoş geldiniz. Daha doğrusu koca bir boşluğa hoş geldiniz. Burada yol yok, iz yok. Peki ne var o zaman? Kervansaray var, kervanlar var, kervancıbaşı var. Yollarda motorlu araçlardan ziyade develer ve atlar var. Dağların aşılması güç zirveler, yolların katedilmesi uzun ufuklar olduğu zamanlardan bahsediyoruz. İşte bu eski yıllarda, zor yollara koyulan iki kafadarın bisikletle dünya turu öyküsünden enfes fotoğraflar sizlerle.

YUNANİSTAN

Atina’nın aşağılarında bir sokak sahnesi.

1

“William Schatleben ve Thomas Allen’in 1891 yılında bisiklet ile yaptıkları ve Round Trip Bicycling Asia Minors ismini verdikleri Yunanistan’dan Özbekistan’a uzanan tur da bunlardan biridir.

1890 yılında Washington Üniversitesi’nden mezun olan iki kafadar Marco Polo’dan gaza gelip bir seyahate çıkarlar. Önce trenle New York’a varan gençler sonra Londra üzerinden Küçük Asya ismini verdikleri bu tura çıkarlar. Bu turda sırasıyla; Yunanistan, Türkiye, İran ve günümüzde Türkmenistan ve Özbekistan olan diyarları dolaşırlar. Fotoğraflar 28 ocak 1891- 15 mart 1891 arası çekilmiştir. Fotoğrafların en güzel özelliği ise, adeta bir Street View tadında olması ve doğrudan insanlar ile beraber çekilmesi. Kodak kamera ile çekilen yaklaşık 1200 civarında tarihi fotoğrafların bir kısmı şu şekilde görülebilir; “Küçük Asya – 1891” yazısını okumaya devam et

51°C sıcaklık, karpuz ve peynir

Sarı yapraklar, yerlere dolmuş
Yine başka, rüzgâr esiyor
Ağaçlar üzgün, yapraklar solmuş
Hava çok sıcak, nefes kesiyor

Ağaçların tozlu yapraklarını, kayalar üzerinde durup soluyan kertenkeleleri, sıcak havada ufuktaki yolun ıslak gibi gözükmesini, yol kenarında ki ayakkabı leşlerini seyretmenin ruha ne kadar çabuk bıkkınlık verdiğini tecrübelerimle bilirim.

SAM_0716

Doğu Anadolu Bölgesini batıya bağlayan yolların kavşak noktasında olan Elazığ, geçit vermez dağları ve bitmek bilmez ovaları ile tecrübelerimi test ediyordu. Bu coğrafyada, gölgeleri mor ve keskin yapan Afrika güneşi eşliğinde bırakın bisiklet sürmeyi nefes almakta bile güçlük çekiyorsunuz.

“51°C sıcaklık, karpuz ve peynir” yazısını okumaya devam et

Yukarı Fırat’a Yolculuk

Sabah saat altı

Elazığ sokakları bomboş. Suriyeli kadınlar arkalarındaki sepetlere kağıt, karton parçaları toplayarak önümden geçiyorlar. Bu dertli kadınlara eşlik eden konfeksiyon işçileri bir köşede toplanmış, servis bekliyorlar. Aheste bir şekilde bisikletimle önlerinden geçiyorum. Yarı uykulu, baygın gözleriyle beni izlediklerinin farkına varıyorum. Alışık olduğum bu bakışları çokta sevdiğim söylenemezdi. Sabahın köründe para kazanmak için kalkmış bir işçi, özgürce pedal çeviren işsiz bir adama bakıyordu. Kimisi bu özgürlüğü iç geçirerek izliyor, kimisi başıboşluk olarak görüyordu. Neyse ki, işe yetişmek için hızlı adımlarla yürüyen bir kadın, kısa eteği ile bu bakışları üzerimden alıverdi. Bu kasvetli ortamdan yavaşça uzaklaşarak, Fırat’a doğru yola koyuldum.

SAM_0856

Koca bir geçmişe sahip Yukarı Fırat’ı, çevresindeki köyleriyle birlikte gezmeyi hep istemişimdir. Doğa güzelliğinin yanı sıra, tarihi ile de görülmesi gereken bu coğrafya; her köşe başında bir camiye, her yolun sonunda bir kervansaraya rastlayabileceğiniz bir yerdir. “Yukarı Fırat’a Yolculuk” yazısını okumaya devam et

Kadim Şehir Palu

Elazığ çevresinde yaşayan bir tarihî ve o tarihi ayakta tutan kültürü araştırmak, incelemek benim için zevkli bir uğraş oldu. Her gittiğim köyden geçmişe ait birçok anı dinledim ve bu anıları özenle not edip, toplamaya çalıştım. Köyleri bir bir gezerek, ortada bulunan kültür varlıklarımızı görmek ve tanımak, daha da ötede bunları paylaşmak bana büyük bir zevk verdi. Hele ki bu yolculuk bir bisiklet ile olunca da tadı ayrı bir güzel oldu.

Fırat Üniversitesinin para politikasın bir kurbanı olarak yaz okuluna kalacağım netleşince, kafamda deli planlarda dönmeye başlamıştı.  Tüm yaz boyunca Elazığ’da olmam benim için bir fırsattı ve ben de bu fırsatı değerlendirecektim. Yukarı Fırat’ı tam anlamıyla gezecek, tarihi yerleri fotoğraflayacak ve buradan eli boş dönmeyecektim.

İlk durağım şu sözü duymam ile belli olmuştu:

“Türkiye mi daha büyük, Palu mu ?”

Ne kadar da iddialı bir sözdü bu! Bu söz boşuna söylenmemiş olsa gerekti değil mi? Vardır bu sözün altında bir sır diyerek Palu yollarına düştüm.

SAM_0844

Osmanlı döneminde doğunun sancağı olan Palu, kadim şehir sıfatını gerçekten hak ediyor. Murat Nehri kıyısına kurulmuş olan bu diyar, hem doğal güzelliği ile hem de tarihi ile dikkatleri üzerine çekiyordu.

SAM_0923

Dinlenmek için köy kahvehanesine oturdum. Aklımdaki soruların cevabını burada bulacağımdan emindim. Muhabbet potansiyeli yüksek bir ihtiyara yanaşarak alçak bir ses tonu ile, “Türkiye mi daha büyük, Palu mu?” sorusunu dillendiriyordum. Tabi bu sorum üzerine kahvehanede bir kahkaha ve içten içe gülümsemeler yayılıyordu. Belli ki beni yabancı görmüşlerdi ve bu sorum üzerine alışılmış olan cevapları dinlemem için gözlerimin içine bakıyorlardı.  “Kadim Şehir Palu” yazısını okumaya devam et

Sivrice’de bir hafta sonu: İsimsiz burundaki pembe ağaçlar

Yusuf Abinin kaleminden Sivrice gezisi.

deniz kokusu getiriyorum
yine gazeteleri okumak,
yine gece bıkkınlığı,
yine sabah telaşlarına alışmak için…

Kampüste sınav telâşı hüküm sürüyor. Açık saçık ciddiyetsiz öğretim sınavlarına girmeye niyetli ama geç kalkmış, ama sınava gireceği binanın yerini bilmeyen, ama yataktan kalkarken ters tarafı tercih eden ne kadar insan varsa saat dokuzda buluşmak üzere sözleşmişler. Herkes sözünde durmuş bu sabah. Sınav günleri coşkuyla, kornayla, hakaretle kutlanıyor kampüste. Benim gibi tıkırı yerinde zoptikler ise işin eğlencesinde.

Saat dokuzu sekiz geçmiş. İn cin sınavda yalnız iki yoldaş uyanık, biri ben, bir de Hakan. Herif yirmi dört saat gülüyor. Ya karşısındakini taşkalaya alıyor için için, ya da huyu böyle. Neyse, nihayetinde sinirsporla yola çıkmamalı; Hakan iyidir, onunla tur eğlenceli geçer, kızmaz, gürlemez. Ve zamanında, buluşma yerinde olur. Ne âlâ!

IMG_4691

Hakan’ın bir lakabı var üniversitede: İzmir’e bisikletle giden çocuk. Kısaltması yok, böyle uzun uzun. Benim lakabım ise biraz daha kısa: Jeolojideki hoca. İsimsizler turu bir bakıma. Üniversitedeki bisiklet topluluğunda herkesin yarışla kafayı sıyırıp benzinli motora bağladığı bir çağda, elde kalan iki dizel motor. Ve düz asfalt değil, bilinmeyen, gidilmemiş yerler arayan iki aylak.

“Sivrice’de bir hafta sonu: İsimsiz burundaki pembe ağaçlar” yazısını okumaya devam et