Işık, cam ve mimarinin buluşması: Sent Antuan Vitrayı

İstiklal caddesi üzerinde yürürken tespit edilemeyecek kadar göze batan ve simetrik yapısı ile ilgi çeken çarpıcı bir mimari vardır. Burası Beyoğlu’nun en zarif yapısı  Sent Antuan Kilisesi‘dir.  Yer olarak İstiklal caddesinin göbeğinde de olsa alsında İstiklal’den çok uzak ve oraya hiç ait olmayan veya oraya ait ama İstiklal’in bu denli fazla canlılığı buraya ait değildir. Sent Antuan Kilisesi’nin o kocaman kapısından içeri girince bir anda ruhunuzun dinlendiğini hisseder ve aslında gereksiz kalabalığın sizi yorduğunun farkına varırsınız.

IMG_4644
Sent Antuan

Bu huzur dolu kilisedeki egzotik havayı tam anlamıyla hissedebilmeniz için bir çift gözden daha fazlasına ihtiyacınız vardır. Bunu, hipnoz etkisi yaratan vitrayların renkli ışığından gözlerinizi alamadığınız zaman anlayacaksınız. Bu renk cümbüşü içerisindeki zarif motifleri uzun uzun izlediğiniz zaman şaşıracak ve hayranlık duyacaksınız.

“Işık, cam ve mimarinin buluşması: Sent Antuan Vitrayı” yazısını okumaya devam et

Reklamlar

İhtişam, zarafet ve güç: Selçuklular

Büyük Selçuklu Devleti başlı başına bir sanat girdabıdır desem yanılmam sanırım. Bir saniyeliğine durup, bu büyük devleti ete kemiğe büründürüp bir heykeltıraş olarak hayal edin. Duygularındaki coşkuyu zaman döngüsü içerisinde nasıl güçlendirdiğini  dikkatlice izleyin. Eserlerindeki ilk bakış şaşkınlığını doyasıya yaşayın ve bunu gizlemeyin. Bu denli başarılı bir eser ortaya koyan sanatçının barındırdığı sıfatları düşünebilir misiniz? İncelik, zarafet, tevazu, güç ve meydan okuma bunlardan birkaçı olabilir mi? Bu sıfatlara ne eklerseniz ekleyin hiçbiri havada kalmayacaktır. Diğer sanatçılar bu sanatçımıza hayranlıkla bakacak, onun üstünlüğünü şüphesiz kabul edeceklerdir.

IMG_4151
Sivas – Çifte Minareli Medrese

İşte Büyük Selçuklu Devleti, bu sanatçımız kadar ince, zarif ve bir o kadar da güçlü eserler ortaya koymuş ve üstünlüğünü bu eserler ile dile getirmiştir. Bu eseler içerisinde Selçuklular, Anadolu’ya yerleşmeleriyle birlikte, kendi kültür, sanat ve birikimlerini, yerli geleneklerle birleştirerek pek çok alanda görkemli büyük taç kapılar inşa etmişlerdir. Nitekim, Anadolu’nun en yüksek taç kapısı Sivas’taki Çifte Minareli Medresenin kapısıdır. Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları taş malzemeyi kullanarak, Orta Asya’da uyguladıkları tezyini -süsleme ve bezeme- geleneğini burada taşa uygulamışlardır. Çoğunlukla geometrik desenlerin kullanıldığı süsleme şeritlerinin yanı sıra, bitkisel bezemenin kullanıldığı süsleme şeritlerini sık sık vurgulamıştır. Birbirini tekrar eden bu motifler kendisini izleyenlerin gözlerinde tarif edilemez bir bütünlük oluşturmuştur. Böylece kendisini özgün ve saygıdeğer kılan bir Devlet olduğunu kapıdan giren herkese göstermiştir.

Yanıbaşımızdaki Tarih: Kadeş Antlaşması

Ülkemin doğusundaki farklı kültürler, kendine has mimariler, mistik müzikler, lezzetli yemekler ve misafirperver insanlar beni bu topraklara çekmiş ve seyahat etme dürtümü açığa çıkarmıştı. O kadar alışmıştım ki bu topraklardaki havaya, başka yerlere seyahat etmek aklımın ucundan geçmiyordu.  Bir İzmirli olarak batı kültürünü tatmış ve onunla yaşamıştım. Fakat Avrupa’nın beşiği olan İstanbul’a hiç adım atmamıştım, ta ki Türkiye’nin en iyi elektrik motorları üreticisi olan bir firmada staj şansını elde edene kadar. Mustafa abinin, nâm-ı diğer Mtbrider’in deyimiyle “Kaos Kent İstanbul” artık beni de içine çekmişti. Hâl böyle olunca bu tarihi şehri ufak ufak keşfetmeye başlamalıydım. Her turist gibi ben de tarihi yarımada ile bu başlangıcı yaptım. İlk günümde heyecanla kapısına dadandığım Ayasofya Müzesinin müze karta tabi olmadığını ve giriş için beni üç gün aç bırakacak bir ücret talep ettiklerini gördüm.

Her ne kadar Ayasofya Müzesini göremediğim için günüm buruk geçse de, günün sonunda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde dünyanın ilk yazılı anlaşması olan Kadeş Antlaşmasını görmek beni motive etmişti. Eğitim hayatım boyunca tarih derslerinde hep bu antlaşmadan bahsedilmiş ve sınav sorularında karşıma çıkmıştı.  Şimdi ise bu tarihi antlaşmanın kitabesi hemen karşımda duruyordu. Bir arkeoloji müzesinde hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyordum.

WhatsApp Image 2019-02-18 at 22.21.51 (1)
Kadeş Antlaşması

Anlaşmanın içeriğine gelecek olursak, Kadeş Antlaşması, MÖ 13. yüzyılın başında, Kadeş Savaşı sonunda Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanmış barış antlaşmasıdır. Suriye topraklarının paylaşılması ile neticelenmiştir. Orjinal olarak Akad dilinde yazılmış Mısır ve Hititçe’ye de kopyalanmış eşit koşullar altında imzalanmış olan antlaşmanın kil tabletten kopyası Hitit İmparatorluğu’nun başkenti olan Hattuşa (Boğazköy) antik kentinde yapılan kazılar sonucu 1906 yılında bulunmuştur.

“Yanıbaşımızdaki Tarih: Kadeş Antlaşması” yazısını okumaya devam et

Güneydoğu: Diyarbakır, Mardin, Urfa, Antep


Anadolu’nun her an değişen mistik havası, her adım başında bir başka yanını, bir başka güzelliğini sunar size. Alışık olduğumuz beton çirkinliğinden olabildiğince uzak ve saftır. Özellikle mevsim ilkbaharsa; her rengi, her rengin değişen tonlarını, suyun mavisini, yeşilin canlılığını görmeniz kaçınılmaz bir olaydır.

SAM_4669
Elazığ, Sivrice

Gelin şimdi yeni sulara, yeni diyarlara ulaşmak için yollara düşelim. Yepyeni duygularla varlığımıza işleyen misafirperverliğimizi görelim. Tarih ve doğa ile harmanlanmış Güneydoğu’ya, Mezopotamya’ya doğru pedal çevirelim.

“Güneydoğu: Diyarbakır, Mardin, Urfa, Antep” yazısını okumaya devam et

Mahzun Bakışlı Melek

Zeugma Mozaik Müzesi’ni gezerken rastladım bu güzelliğe. “Çingene Kızı” olarak ünlenen bu mozaik, bakışları ve gözlerindeki ifadeden dolayı çok benimsenmiş ve Gaziantep’in sembolü haline gelmiş. Şehir merkezinde gezerken her yerde bu mozaiğin resimlerini görmeniz mümkün; reklam panolarında, dergilerde, kartpostallarda ve hatta herhangi bir lokantanın camında.

Yapılan kazı çalışmaları sonucunda, mozağin yüz ifadesinin bir kısmına ulaşılabilmiş. Diğer kısımlar ise define avcıları tarafından çalınmış. Bu parça ise tesadüfen üzerine düşmüş olan bir sütun sayesinde kurtulabilmiş.

IMG_4884
Çingene Kızı (Menat) Mozaiği

Defineciler tarafından çalınan diğer parçalar ise ABD’nin Bowling Green Üniversitesine götürülmüş. Yakın zamanda da Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından mozağin diğer parçaları için iade istenmiş. Sonuç çıkar mı bilemiyoruz.

Büyük ihtimalle bir ağacın altında oturan, yanında bir veya iki figürün daha bulunduğu bir Mainad’ın baş kısmı olsa gerek. Hemen açıklayalım, Mainad; tanrı etkisiyle kendinden geçip doğaya koşan, tanrıyla bir olan kimselerdir. Daha çok kadınlar arasından çıkarlarmış ki; mitolojide de kadına daima tanrısal bir sıfat atfedilmiştir.

Kabarık saçları alnının üzerinde ikiye ayrılmış ve arkadan bir eşarp ile bağlanmış. Elmacık kemikleri hafifçe belirgin ve dolgun yüzlü. İri gözlerinde mahzun ve anlamlı bir ifade var. Kulaklarında iç içe geçmiş küpeler görülüyor. Tam bir çingene kızı portresi değil mi ?

Globus Mundi

“Globus Mundi” dünya küresi anlamına gelmektedir. Elinde tutan kişinin dünyanın mutlak lideri ve hakimi olduğunu gösterir. Çeşitli liderlerin portrelerinde ve Iesvs Christvs portrelerinde görmek mümkündür. Otorite ve güç sembolü olsa da içinde ökült anlamlar da barındırır. Globus günümüzde neredeyse her platformda sıkça kullanılan “globalizm” sözcüğünün de kökenidir.

Leonardo da Vinci’nin Hazreti İsa’yı resmettiği “Salvator Mundi” (Dünyanın Kurtarıcısı) tablosunda Globus Mundi’yi görebiliriz. Tabloda İsa Peygamber bir eli havada, diğer elinde ise cam bir küre tutarken tasvir ediliyor.

Salvator Mundi

Bir başka Globus Mundi örneğini Ayasofya müzesindeki melek Cebrail tasvirinde görüyoruz. Melek Cebrail elinde Globus Mundi’yi tutmakta ve sembolik olarak dünyanın hükümdarlığını imparatora vermektedir. Bu açıdan bakıldığında aslında globalizm dünyaya hükmetmekle alakalıdır. Bu sebeple Ayasofya ilginç bir şekilde, küresel güçlerin hayali olan “dünyaya hükmetme” erkinin sembolünü, yüzyıllar ötesinden taşımaktadır.

“Globus Mundi” yazısını okumaya devam et

Yıkık Minare

Mevsim yaz,

Bir pazar sabahı, havada göz alıcı bol güneş ışıkları ve kuru ot kokuları hakim. Ve bir de bisikletimin erimiş lastiğinden çıkan o gıcık ses. Neyse, keyfim yerinde. Bugün, uzun süredir yapmadığım bir şeyi yapıyorum; rastgele bisikletimle bilmediğim yerlere gidiyorum. Bunu çok az yaparım. Genellikle gideceğim yerler hakkında bilgi sahibi olurum. Ama bu farklı; tamamen doğaçlama bir günübirlik bisiklet gezisi.

İzmir’in zamanında doğallığını koruyan, şimdilerde ise betondan binalara teslim olmuş bir ilçesinde, Menderes’te yaşıyorum. Burası İzmir merkeze ne yakın, ne de uzak denecek bir yerde. O yüzden çokta kalabalık değildir. Özellikle sahil rotasında olduğu için, yazları tatilcilerin şöyle bir geçtiği yerdir kendisi. Kış ayında ise öksüzlere oynar. Aslına bakarsanız her zaman ilgi merkezi olacak bir yer, tabi geçmişini görebilse. Evet, Menderes’in geçmişi tarih sahnesinde bir hayli kabarıktır. Bunu da, doğaçlama bir tur yaparken karşınıza ansızın çıkagelen bir minareden görebiliyorsunuz.

IMG_20180627_164428

IMG_20180627_164241

Burası yöre insanın ağzında “Yıkık Minare” olarak dolanır gelir. Belli ki bir zamanlar tanrısı ile baş başa kalmak isteyen insanların beş vakit uğradığı bir caminin minaresi idi. Ama şimdi sadece bir tuğla yığını gibi duruyor. Bilen bilir; minare inşası ustalık isteyen bir iştir. İşin içine statik, dinamik, mukavemet ve tabii ki de sanat giriyor. Hâl böyle olunca, bu minareyi bir tuğla yığını olarak görmek ancak cahilliğimize gelecektir.  Peki nedir bu minarenin mazisi bir bakalım. “I.Çelebi Mehmet, Cüneyt Beyi ortadan kaldırmak istediği sıralarda, Cüneyt Bey adını unutturmak için; Menderes in güneyinde, bugün harabe olan ve yıkık minaresi olan camiyi 14. Yüzyılda yaptırmış ve Bu bölgenin adını Cuma Tesmiye koymuştur.”

“Yıkık Minare” yazısını okumaya devam et