Harput | Eğik Minare

Zarif minareler, ihtişamlı kubbeler, büyüleyici kemerlerle bin yıl öteden gelen bir dinamizm ve haşmetin ruhu, Büyük Selçuklu sanat eserlerinde ve mimarisinde saklıdır. Selçuklu tuğla minareleri, adeta her coğrafyada farklı teknik özelliklere sahip birer mimari şaheser olmuştur. Nitekim Harput’ta bulunan tarihi Ulu Cami’nin eğik minaresi ise bu şaheserlerden biridir. Tuğlaların dizilim şekli hem eğik minareyi ayakta tutmakta hem de süsleme sanatında bütünlük ve sadeliği ön plana çıkarmaktadır.

CuZmCiyWcAAInkz

Bu minarede süsleme amaçlı kullanılan tuğlalar genellikle kare, dikdörtgen ve kavisli plakalar halindedir. Minare üzerinde üç farklı motif göze çarpmaktadır. Dikdörtgen tuğlaların yan yana dar yüzeylerinin gösterilerek dizilmesi ile minare tabanındaki süsleme motifi oluşturulmuştur.

“Harput | Eğik Minare” yazısını okumaya devam et

Reklamlar

Klaros Kutsal Alanı

Türkiye’nin ilk arkeopark projesi olma özelliği taşıyan Klaros Kutsal Alanı, bulundurduğu kalıntılardan dolayı Anadolu ve dünya arkeolojisinde önemli bir yere sahip. Bu kutsal alanda çivi yazısı ile yazılmış kitabeler, devasa tapınak sütunları, insan tasvirinin yapıldığı heykeller, ince motiflerin zarifçe işlendiği tahtlar ve çok az antik kentte görme fırsatına erişebileceğiniz bir güneş saati bulunuyor.

IMG_3907

İzmir’in Menderes ilçesinin Ahmetbeyli mahallesinde bulunan bu kutsal alan müze statüsünde olduğu için, 5 TL karşılığında, hayatınızda nadir görebileceğiniz antik kalıntıları size sunuyor. Hadi başlayalım!

“Klaros Kutsal Alanı” yazısını okumaya devam et

Kış Notları – I

Hazar Gölü kıyısında kaderine terk edilmiş ahşap bir evin penceresinden gün batımını izliyordum. Hiçbir zaman aceleci olmayan güneş, ardında kızıl bir gökyüzü bırakarak batıyordu. Salonu güzel bir gün batımı ışığı doldurmuştu. Kızıl ışığı avuçlarıma alarak yüzümle ıslatıyordum. Sıcak bir ıslaklık yüzümdeki tüm zerrelerime kadar işliyordu. Zamansız yağmış yağmurun çürük tahtalar üzerine sinmiş mayhoş kokusunu içime çekiyordum. Göl kıyısı boyunca uzayıp giden söğüt ağaçlarını, bu kızıllı yeşil toprağı, sık ve çizgileri belirgin dağları seyrederken ruhumun hafiflediğini hissedebiliyordum. Güneşin ağırlığı toprağın üzerine yavaş yavaş çökmeye başlıyor ve soğukluk hızla artıyordu. Hiç olmamış gibi, hiç yaşanmamış gibi usulca terk ediyordu güneş gözlerimi. Loş tepelerin ufuktaki buğulu bakışlarını derin bir sessizlik kaplamıştı. Ölü gibi, kaskatı bir sessizlik. Uzaklardan gelen rüzgarın ürpertici uğultusu bu sessizliği bozmak istercesine isyan ediyordu. Bu isyanla yaklaşan her uğultu bir sızıya, sızı ise soğuk, sert ve kendinden müthiş emin bir belirsizliğe dönüşüyordu. Sonsuzluk gibi kötü bir hisle doluyordu içim.

Ağaçların dallarında artık kuş yerine kış, gün yerine güz vardı. Kayalar üzerinde yeşeren yosunları, gölün berrak suları altındaki cam kırıklarını ve hayale müsaade etmeyecek kadar paslı olan havanın ruha ne denli bir bıkkınlık verdiğini daha iyi anlıyordum. Buna dayanamayan gök, ansızın yerle bir oldu. Beyaz bulutlar kara toprağa karıştı. Gece usulca koptu. Dağınık, siyah bir gece yer altından fırlayarak göğe katran gibi yayıldı. Telvesi henüz çökmemiş, az pozlanmış bir karanlığın içerisinde göğe kondu ay. Puslu, mat bir ay. Hiç durmadan üşüyordum. Soğuk, berbat bir gece iliklerime kadar işliyordu. Vücudumda ürkütücü bir yanık hissi beliriyor, çatlamış parmak boğumlarından acı bir kan akıyor  ve göğüs kafesim nefes alamayacak kadar daralıyordu. Sanırım donuyordum ama buna rağmen mutluydum. Yıldızlarla dolu olan gökyüzüne açıyordum kendimi. Başka hiçbir yerde olmadığı, olmayacağı kadar ısınıyordum. Hissettiğim bu sıcaklık kuru bir su gibi zihnimde dalga dalga yayılıyordu. Geceye bir mutluluk zerresi bırakıyordum, kocaman, uzun, geniş bir geceye.

Bakıp da Göremediklerimiz

Olympos dağından evreni yönettiğine inanılan antik dönem tanrılarından ve efsanelere konu olmuş Truva Şavaşları’ndaki heybetli komutanlara kadar birçok şeyi içinde barındıran bir Roma Kitabesi’ni inceleyeceğiz bu yazıda. Bu kitabede; göklerin, şimşeklerin ve gök gürültüsünün tanrısı olan Zeus ve denizlerin efendisi olan acımasız Posedion’u göremesekte; ihtimallerin, tesadüflerin ve şansın tanrıçası Agate Tykhe ile karşılaşacağız. Kanlı geçen bir savaşın içerisinde var olan acımasızlığı, vahşiliği ve nefreti iliklerine kadar hisseden ünlü komutan Aretis’in yaşam öyküsüne değineceğiz.

20170707_161009

Kitabe, Afyonkarahisar’a bağlı Şuhut Kasabasında bulunan Synnada Antik Kentine ait kalıntıların içerisinde yer alıyor. Kitabenin üzerinden bin yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen çok az tahribatla günümüze kadar gelebilmiş. Yer yer köşesinde ve etrafında kırılan parçaları bulunsa da gayet okunaklı ve sağlam diyebiliriz. Zamanında koruma altına alınması ve müze müdürlüğünün envanteri listesine girmesi, oluşabilecek tahribatı da önlemiş olsa gerek. Yoksa, ülkemizde koruma altına alınmayan tarihi kalıntıların ne halde olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Ne kadar doğru koruduğumuz da tartışılır tabi!

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, kitabe atıl vaziyette kaldığından dolayı hiçbir çevirisi ile karşılaşmadım. Bu yüzden çevirisini yaparken duyduğun heyecanı anlatmak çok zor olsa gerek. Kıyıda köşede kalmış bir kitabenin çevirisini yapmak her ne kadar ehemmiyetli bir olay olmasa da, benim için heyecanın, gizemin ve merakın sembolü olacaktı.

“Bakıp da Göremediklerimiz” yazısını okumaya devam et

Bay Wolf 

Bahçemizdeki uzayan çimleri ikeadan aldığımız ucuz bir çim biçme makinesi ile biçtikten sonra, bir yandan yorgunluk çayımı yudumluyor, bir yandan da gazetemdeki sıradan memleket haberlerini okuyordum. Gereklilik değeri düşük haberler arasında boğulurken, Ertuğrul Özkök’ün Hitler hakkındaki köşe yazısı gözüme ilişivermişti. Yazıda; Hitlerin aldatmakta sınır tanımadığı eşi Eva Braun’un, ilginç ama bir o kadar da şaşırtıcı bir anısına yer veriliyordu. Sizin de okuyup, “yok artık!” tepkisini verebilmeniz için bu köşe yazısını buraya taşıyorum. Buyrunuz…

1929 yılında bir gün Münih’te, Heinrich Hoffmann adlı bir adamın sahibi olduğu dükkânın kapısından bir adam girer. Adamın adı Bay Wolf olarak bilinmektedir.

“Bay Wolf “ yazısını okumaya devam et

Eski bir kitap, metruk bir kilise ve merak!

Mevsim yaz, ay herhangi biri…

Güneş çadırımın penceresinden sızarak ensemi ve saçlarımı tere boğuyordu. Her ne kadar çadırımın içerisinde yer değiştirerek güneşten kaçmaya çalışsam da nafile! Çaresi yok, mecbur uyanacağınız. Çapaklı gözlerimi geceden kalma uykulu bedenimden ayırmakta zorluk çekiyorum. Birden gırtlağımda tarifsiz bir acı hissediyorum. İstemsiz bir şekilde yüzüm buruşuyor. Gözlerimle hızlıca termosu arıyorum. Bir iki yoklamadan sonra buluyorum. Acı çekerek kapağı açıyorum ve ılımış suyu kurumuş gırtlağımdan yavaşça geçiriyorum. Rahatlıyorum… Derin bir nefes aldıktan sonra sakalıma sıçrayan su damlacıklarını elimin tersiyle silerek usulca doğruluyorum. Cehennem gibi sıcak olan çadırımın içerisinden kendimi dışarıya zor atıyorum. Aniden yüzüme toprak kokulu soğuk bir rüzgar vuruyor. İliklerime kadar titriyorum. Tüylerim isyan edercesine ürperiyor.

20160724_190117

Artık yola koyulma vakti. Yollar bomboş. Etrafta derin bir sessizlik hakim. Bir ben varım birde yol çizgileri. Arkamdan esen soğuk rüzgar ile pedal çevirmeye başlıyorum. Güneşin kızıl renge boyadığı ağaçları birer birer geçiyorum. Az ileride koyun güden bir çoban görüyorum. Uzaktan gelen kuzu sesleri ruhumda hafif bir mırıldanma bırakıyor. Yol kenarında bir süre durup koyunların önümden geçişini izlemeye koyuluyorum. Annelerinin etrafında koşuşturan benekli kuzuların tatlı hareketlerini tebessümle izliyorum. Değişik sesler çıkararak sürüyü bir arda tutmaya çalışan çobanın daha çocuk yaşlarda olduğunu görüyorum.  Belli ki erken kalktığından dolayı uykusu vardı. Daha çocuk yaşta olmasına rağmen, yüzündeki bronzluk ve ellerindeki nasırlar onu daha da olgun gösteriyordu. Küçük yaşta para kazanmanın veya aile ekonomisine katkıda bukunmanın ceremesini çekiyordu bu çocuk. Ne de olsa Anadolu’nun verdiği nimetlerle bu ülke ayakta duruyordu. Kavurucu güneşin altında çalışmaktan dolayı yüzü meşinlenmiş amcamdan, elleri nasır tutmuş teyzeme kadar uzanıyordu bu mücadele.

“Eski bir kitap, metruk bir kilise ve merak!” yazısını okumaya devam et

Gölgelerin dili

O kadar antik kent gezdim fakat ilk defa bir güneş saatini görme fırsatına eriştim. Hem de evimin dibindeki Klaros’ta. Ülkemizde değil, Dünya’da bile nadir rastlanan silindirik güneş saati, Helenistik Dönemden bizlere miras kalmış.

Güneş saati ilk kez Mısır’da MÖ. 1500’de kullanılmaya başlanmış, daha sonra Helen Dünyasında ve Roma’da da kullanılmış. Tarihin tozlu sayfalarından izler taşıyan Klaros Antik Kentinin bu topraklarda var olması ve böylesine ayrıcalıklı bir yapıyı da bünyesinde barındırması bizler için paha biçilemez bir hazine olsa gerek. Tabi değerini anladığımız sürece…

IMG_3872

Saat, 1975 yılında yapılan arkeolojik kazılar sonucunda gün yüzüne çıkarılmış. Restoresi yapıldıktan sonra da bulunduğu yere, bulunduğu şekliyle tekrar geri konulmuş.

Saat üzerinde 11 eşit çizgi bulunuyor  ve bu çizgilerin ayırdığı 12 eşit parça göze çarpıyor. Anlaşılacağı üzere saat, 12 saatlik bir zaman dilimini ölçüyor. Buna sabah saat 6’dan akşam saat 6’ya kadar diyebiliriz. Tabi bu saat dilimin sınırları mevsimlere göre değişecektir. Aynen bizim şu an yaptığımız gibi; yazlık ve kışlık zaman dilimine göre saatleri 1 saat ileri veya geri almamız gibi.

“Gölgelerin dili” yazısını okumaya devam et