Geçmişi Okumak

Elazığ’ın monotonluğundan bir nebze olsun kurtulabilmek için çevresi yeşil ağaçlarla çevrili olan tarihi Surp Kevork Manastırı’nı mesken tutmuşluğum vardır. Şehir merkezine yakın olmasına rağmen çok az insanın burayı biliyor olması manastır ve çevresini sakin, sessiz ve kafa dinlenir bir mekan haline getirmiş. Her ne kadar gece tayfasının gizemli bekçileri manastır etrafını alkol seviyesi düşük meyve suyu şişeleri ile kirletmiş olsalar da, manastıra zarar vermedikleri için severim bu çocukları. Ama gel gör ki bu uslu çocukların kıyak kafayla yapamadıklarını cin gibi etrafta dolaşan define avcıları bir gecede yapabilmektedir. Manastırı bu köstebeklerden korumak için hiçbir önlem almayıp, son zamanlarda sadece kıytırık bir tel örgü ile çeviren Elazığ Belediyesinin’de bu sinsiler kadar suçu vardır. Her neyse, tarihi değerlere önem vermeyen ve rant peşinde koşan mevkilere serzenişte bulunduktan sonra gelelim bizim huzur bulduğumuz, çevresindeki asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde soluklandığımız kadim manastırımıza.

Uzun zamandan beri yollarını aşındırdığım bu manastır ile artık değişik bir bağ kurmuştum. İçerisindeki mistik hava ile bir başka alemlerde yolculuk yapıyordum. Bir süre sonra bu mistik havaya buz dağının altındaki anlamsız yazılar karışmıştı. Merak ve heyecan dürtüsü  bir kez daha vücut bulmuş ve tüm bedenimi baştan aşağıya sarmıştı. Tarihten izler taşıyan bu garip yazıların bir anlamı olacaktı değil mi? İşte bu merakın getirdiği bir cevelan ile bu çeviri denizine atılmış bulunuyordum.

“Geçmişi Okumak” yazısını okumaya devam et

Reklamlar

Haz, mutluluk ve doğa!

Sıkıcı ve bunaltıcı bir iş stresinden kurtulmanın tek ve yegane ilacı binbir çeşit güzelliklerin bulunduğu doğaya açılmak olasa gerek. Şehrin hengamesinden uzakta, alabildiğince mutlu ve huzurlu bir yerdir çünkü doğa. Hele ki, huzurun kaynağını özünde barındıran, yeşil ağaçlar boyunca uzayıp giden bir göl kıyısında bisikletinizle ufak bir gezinti yaparsanız tadından yenilmeyecek bir hazza ulaşmış olursunuz. Bu haz içerisinde sadece doğanın getirdiği güzellikler değil, aynı zamanda yöre halkının misafirperverliği ve hoşgörüsü de barınmaktadır. Bu güzel hafta sonunda her şeyin doğalından yediğiniz, çeşmelerinden kana kana su içtiğiniz ve hali vaktinden hoşnut kaldığınız doğa ve doğayı yaşatan beşer ile birlikte bir harman yaratmış olursunuz da farkına varamazsınız. Taki, bu hazzı tekrar yaşama dürtüsü sizi tekrar gelip bulasıya kadar. Nitekim hazırladığı video ile bu güzel harman tablosunu bizlere çok iyi yansıtan ve adeta bizlerinde içinde olduğu bir dünya hissiyatını tattıran Ahmet KONUKSEVEN’e buradan teşekkür ederiz.

Öteki Dünya

Çıktığım yolda, bugün, yeşil başka mavi başka. Rüzgâr bambaşka! Uzaklardan kopup gelen iri bulutlar ise baş döndürücü. Hele başaklar, hele şu toprak, her birinde ayrı bir telaş! Rüzgarın uğultusunda zarifçe dans eden çiçekler, böcekler, kuşlar, binbir türlü güzellikler bu telaşı açıklar mahiyette. Her şey birdenbire olmuşcasına canlı, renkli ve heyecanlı. Uzun süren ızdıraplı bir bekleyişin ardından mutluluğa eren yeşil, mavi ve rüzgâr. Her biri ayrı bir sanat, ayrı bir güzel. Biri olmazsa olmayan, eksilen bir bütünler silsilesi gibi.

Mavinin göklerdeki hakimeyetine yeşilin yeryüzündeki ağırlığı çöktüğü vakit ortaya çıkan uğultulu bir rüzgar çöker bu silsileye. İnanamaz beşer bu olanlara. Olanlar karşısında şaşkınlığını gizlemeyez. Mavinin uçsuz bucaksız derinliğine mi, yoksa sadık yâr olan bereketli kara toprağa mı bakacağına karar veremez. Hayranlıklar içerisinde birdenbire gerçekleşen bu güzellikler hızlıca gelip geçer ve duygularımızda derin bir hissiyat bırakır. Unutulmaz, hep istenilen, fakat, çok az yaşanabilen bir hissiyattır bu.

Tuşpa Günlüğü

Elazığ tren istasyonunda sabahın ilk ışıklarıyla beraber Van Gölü Ekspresi’ni bekliyordum. Trenin gelmesine yarım saat kalmasına rağmen ortalıkta alaca bir sessizlik hakimdi. Uzaklardan rüzgârın sesine karışıp gelen kumru uğultuları bu sessizliği bozuyordu. İç karartan bu havaya biraz olsun renk katabilmek için kumru uğultularına mırıldanarak eşlik ediyordum. Bir süre sonra bu sessizliğe hâli vaktinden memur olduğu anlaşılan; ütüsüz ceketli, dağınık saçlı bir adam katıldı. Belindeki telsizden ve elindeki dosyadan istasyon şefi olduğu anlaşılıyordu. Dağınık saçlarına ve şiş gözlerine bakılacak olursa yeni uyanmıştı. Üzerindeki uyku halini atmak istemiş olacaktı ki ceketinin cebinden çıkardığı sigara paketinden bir dal alarak aceleyle yaktı. Durmadan sigara içerek istasyon rıhtımını arşınlaması, trenin yaklaştığının göstergesiydi. Bir süre sonra da önce trenin sesi ve daha sonra ufukta kendisi gözüktü.

Büyük bir gürültüyle istasyona yanaşan bu eski tren maalesef bir yolcu treni değildi. Fakat istasyon şefi beni görmüş olacaktı ki hızlı adımlarla bana doğru gelerek, “Van’a gideceksen bu trene binmelisin!” demesiyle hayalimdeki tren yolculuğuna gölge düşürüyordu. Aslı posta taşımak için yapılmış fakat “Araya bir kaç yolcu da sıkıştırırız.” demeleriyle bir kaç kompartman da eklenerek posta-yolcu treni karışımı bir şey yapmışlardı. Yola çıkmadan aklımda hep şu modern trenler vardı. Yumuşak koltuklu, prizi olan ve çok sallamayan trenlerden. Bindiğim tren eski olmasına rağmen nostaljik bir havası olduğundan dolayı bir bakıma geçmişi andırdığından hoş sayılırdı. Her ne kadar koltukları göt görmekten taş kesilmiş olsa da bazı yerleri gayet rahattı.

“Tuşpa Günlüğü” yazısını okumaya devam et

Mardin | Nusaybin Melekleri

Mardin’den 60 km uzaklıkta olan ve Suriye sınırında bulunan Nusaybin’nin Dara Köyü’nde tanıştım bu güzel meleklerle. Önce biraz çekinerek yaklaşsalar da bir süre sonra masumane bakışlarının altındaki meraklı sorularını teker teker sormaya başlamışlardı. Özgüvenleri yüksekti. Köylerine gelen turistlerle iç içe olduklarından dolayı beni yabancı olarak karşılamadılar. Gözlerindeki meraklı bakışları onların her an öğrenmeye açık birer melek olduğunun kanıtıydı. Ezberledikleri tarihi olayları ve bu olayları turistlere para karşılığında anlatmaları ise küçük yaşta birer çocuk değil, birer birey olduklarının göstergesiydi. Şehirde yetişen, annesinin arkasından ağlayan, karar verme mekanizmasını hiç kullanmamış çocuklardan farkları özgür birer birey olmalarıydı. Özgürlükleri sadece karar vermeleri değil aynı zamanda olaylar üzerinde düşünüp fikir üretebilmeleri ve yorumlayabilmeleriydi.

Fakat bu meleklerle her ne kadar Türkçe konuşmaya çalışsam da benle İngilizce konuşmaya çalışmaları beni zorlamıyor değildi. Sadece tarihi olayları ezberlemelerinin yanı sıra farklı bir dil öğrenmenin de çabası içerisinde olmaları beni mutlu ediyordu. Belki bunu eğlencesine yapıyorlardı fakat bu onlara çok şey katıyordu. Bunu farketmeden yapıyor, kendilerini geliştiriyorlardı. Farkında olmasınlarda! Bir şeyi severek, isteyerek yapmak o şeyi öğrenmenin en sağlam yolu değil midir? Yoksa okul sıralarında zorlana kafamıza sokulmaya çalışılan derslerden ne farkı kalırdı ki? Hiç! En güzel hayatı, en saf duyguları yaşayan bu meleklerle umarım bir daha karşılaşır, onlardan bir kez daha yaşama sevinci alma fırsatı bulurum. Güzel yüzlü meleklere.

Mardin, Nusaybin, Güneydoğu Notları

Tarihten İzler: Hoca Hamamı

Hani demiştik ya; yüzlerce yıllık kiliselerin talan edildiği, hamamların içerisinde ayyaşların sabahladığı, yıkık camilerinin kitabelerinin söküldüğü bir yerdir Harput. Keşke bu kirli sözleri tekrar hatırlatacak yıkıcılığımız ve vurdumduymazlığımız olmasaydı. Keşke ecdadımızdan bizlere miras kalan camilerimizi, mescitlerimizi, hamamlarımızı ve ya kiliselerimizi koruyabilseydik. Maalesef bunu beceremedik. Beceremediğimiz gibi de yok etme yolunda çok ilerledik. Nerede bir cami orada bir harabe, nerede bir kilise orada bir kirli duvar yazısı bulduk. İşte bu sefer de tarihten izler taşıyan harabe bir yapının daha önündeyiz, Hoca Hamamı’ndayız.

20160510_161740

Hemen Harput’un girişinde, kahvehanelere gelmeden yolun beş metre aşağısındadır bu yapı. Her ne kadar tarihten izler taşısada harabe bir mekan olmaktan maalesef kurtulamamıştır. Oysaki kesme taştan yapılan bu eşsiz mimari Harput’un en güzel yapılarından birisidir. Eşsiz olmasının yanı sıra yarım asırlık bir geçmişi de bulunmaktadır. Mahalle diliyle Hoca Hamamı olarak anılsa da asıl ismi Hoca Hasan Hamamı’dır. Kim tarafından ve ne zaman yapıldığı ise tam olarak bilinmemektedir. Fakat klasik bir Osmanlı mimarisi olduğu aşikardır.

“Tarihten İzler: Hoca Hamamı” yazısını okumaya devam et

Harput Diyarı

Artık rutine bağlamış olduğum yaz okuluna kalma becerisini gittikçe geliştiriyordum. Her yaz, yaz okuluna kalışım bir öncekinden daha sansasyonel gerçekleşiyor, adeta bir işkenceye dönüşüyordu. Üst üste yığılan anlamsız tonlarca dersin arasından her seferinde bir şekilde sıyrılmam büyük bir beceriydi. Ama iyi ama kötü, netice ne olursa olsun yaz okulunun sonunu her seferinde güzel bir geziye bağlamak şu yıllarda yapabildiğim en iyi şey olsa gerek.

SAM_0483

Üniversitemin para politikasından kurtulur kurtulmaz yaptığım ilk şey haritamı önüme alıp farklı diyarları aramak oldu. Kısıtlı zaman içerisinde yapabileceğim en iyi keşif tarihi Harput Diyarını ve köylerini pedallamak olacaktı. Hem tarih hem de doğa. Daha ne olabilirdi ki…

“Harput Diyarı” yazısını okumaya devam et